"Lâ"

27/12/2008 - İ’tikad Esaslarının Değişmezliği

Kategori: Akaid

a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre değişmez.

 

Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya...  inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de  aynı esaslar  emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.

 

Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:

 

“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”[2]

“Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’ demesi için gönderdik..”[3] 

İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”[4]

“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin, âhiret gününe umut bağlayın.”[5]

“Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik.”[6]

“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’ diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”[7]

 

Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.

 

Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez: “Kur’an’daki hükümler  geçmişte  kaldı.   Bu  günkü  modern  toplumda  din  kaidelerinin  herhangi  bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir vicdan işi olabilir. Geçmişte  putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”

 

İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü reddeder. İnancını zamana, zemine ve  mekâna göre değiştirmez.

 

b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden çıkarır.

 

Meselâ;  “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum. Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”

 

“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden, kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”

 

İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de  kınamakta ve  cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı  yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”[8] 

 

Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama, aynı zamanda, nefsimize ağır gelen  İlâhî  emir  ve  yasakları  da  kabul  edip  hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz:  İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir. 

 

Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan  bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.


Ahmed Kalkan

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/12/2008 - Akaid

Kategori: Akaid

Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı


Sözlük anlamı olarak Akaid, düğümlemek anlamına gelen akd kökünden türemiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O halde Akîde gönülden bağlanılan şey demektir.

 

Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid ilmi denir.

 

Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, kaza ve kadere, Kur’ân-ı Kerim’deki emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir. 

Akaid İlminin Konusu

 

Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de ve mütevâtir hadislerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin  hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.

Akaid İlminin Önemi ve Gayesi

 

Akaid, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini akaid oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, Akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.

 

İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü  inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden  müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.

Akaid ilmi sayesinde müslüman;

1) Neye, niçin ve  nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.

 

2) Ancak sağlam bir akaid bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden kurtarabilir.

 

3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde,  kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir.

 

4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir.

 

5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.  

 

İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.

 

İşte akaid ilminin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce  ve hurâfelerden korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.

 

Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur. 

 

Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.

Ahmed Kalkan

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/1/2008 - Tevhidi Anlamak

Kategori: Akaid
"Kelime-i Tevhid" yani "La ilahe illallah (Allah'tan başka ilah yoktur)".

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem(a.s.)'den, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'e kadar tüm peygamberlerin insanları inanmaya davet ettikleri hakikattir "Tevhid". Hz. Adem (a.s.)'den sonra gelen bütün peygamberler bu 'Tevhid' hakikatini insanlara hatırlatmak üzere gönderilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de:

"Andolsun ki her ümmete 'Allah'a kulluk edin, tağutlardan kaçının'diye peygamberler göndermişizdir." (Nahl, 36) buyuruluyor.

Tevhid'in ifadesi olan "La ilahe illallah"ı inceleyecek olursak, "La" sözünün "İllallah'tan önce geldiğini görürüz. Bu kıyamete kadar böyle sürecek olan bir hakikattir. Kul, önce bir "red"le "hayır"la başlayacak, yani önce kalbini tüm sahte ilahlardan, putlardan temizleyecek, sonra "illallah" gelecek, "yalnızca bir olan Allah vardır" diyecek. Çünkü kalbin takvaya erebilmesi için önce fücurdan temizlenmesi gerek. Nasıl ki, içinde pislik bulunan bir bardağın üzerine temiz su ilave edilemezse, yani temiz su ilave etmekle temizlenmiş olmazsa, şirkin üzerine de "Tevhih" bina edilemez. Önce kalbin şirkten temizlenmesi gerek. Allah (c.c.)'tan başka her şeyin kalpten atılması ve orada yalnızca Allah (c.c.)'ın hüküm sürmesini sağlamak gerek!...

Kelime olarak "bir"leştirme anlamına gelen "Tevhid", Allah (c.c.)'ı hayatın her alanında "bir" kabul etmektir. Tabi bu "bir" Allah (c.c.)'ı sadece sayı olarak "bir" kabul etmek değildir, bununla birlikte bir çok gizli hakikati -hayatın tamamını- içinde barındıran bir kelimedir "Tevhid".

Günümüzde Allah (c.c.)'ı sadece yaratıcı ve sayı olarak "bir" kabul etmek gibi çok kısır, gerçek anlamının yalnızca çok cüz'i bir bölümünü ifade eden bir anlam yüklenmiştir "Tevhid"e. Oysa "Tevhid" insanın, hayatının her alanında, birey olarak veya toplum içinde tek hüküm koyucunun, tek iktidar sahibinin Allah (c.c.) olduğunu kabul etmesidir. Yani insanın yerken, içerken, otururken, kalkarken, konuşurken, giyinirken bütün bir gün, dolayısıyla bütün bir ömür tüm fiillerini işlerken Allah(c.c.)'ın ne dediğinin, ne istediğinin kul için önemli olması ve uygulanmasıdır "Tevhid". İşte Mekke müşriklerinin Allah (c.c.)'ı bildikleri halde kabul etmedikleri hakikat buydu. Çünkü onlar, "La ilahe illallah"taki gerçek manayı, Peygamber (s.a.v.) tebliğe başladığı ilk andan itibaren kavramışlar ve bilinçli bir şekilde reddetmişlerdi. Onlar Allah (c.c.)'ı tanıyorlardı. Ankebut suresi 61. ayet-i kerimede:

"Eğer onlara: 'Gökleri ve yeri yaratan kimdir? Güneş ve ayı musahhar kılan kimdir?' diye sorsan 'Allah'tır' derler. O halde nasıl döndürülüyorlar?" buyuruluyor. Ki, ilk nail olan ayet-i kerimelere bakılırsa, ayetlerde Allah (c.c.)'ın varlığının ispatlanması gibi bir gayretin olmadığı görülür. Peygamber (s.a.v.)'in ilk andan itibaren onları davet ettiği şey "La ilahe illallah"tır. Yani Allah'ın var olduğu değil, Allah'tan başka ilah olmadığıdır. Tabi bu, Mekke müşriklerinin çıkarlarına ters geliyordu. Bu husus , sadece Mekke müşrikleriyle alakalı değil elbet. Bu bizi ve bizden sonra kıyamete kadar gelecek bütün insanları içine alan bir husus.

İslamın temelinin kavranabilmesi için ilk önce "Tevhid"in öğrenilmesi gerek. Tabi bu öğrenme yaşamayı da beraberinde getirdiği zaman bir anlam ifade eder. Çünkü "Tevhid"i bilmesine rağmen hayatına geçirememiş bir müslümanın davasında istikrarlı bir şekilde devam etmesi çok güçdür. Günümüzün en büyük problemi de bence budur.

Tevhid'in bir gereği olarak, insanların yaratılış nedeni olan imtihan ortaya çıkar. Allah (c.c.) kullarının Tevhid'ini yani bu sözü söylerkenki samimiyetini imtihan eder. Sözünde durup durmayacağını test eder. Kulun başına gelen her şeyin Allah (c.c.)'tan olduğunu bilip, buna razı olmasını ister. Yani teslimiyet ister Allah. Ve bize peygamberi İbrahim (a.s.)'ı gösterir:

"Rabbi ona 'teslim ol' dediğinde, İbrahim 'alemlerin Rabbine teslim oldum' dedi." (Bakara, 131)

İbrahim (a.s.) gibi teslim olmamızı ister Rabbimiz. Onun için kimi zaman sıkıntı ve üzüntülerle imtihan eder, kimi zaman da refah içinde bir hayatla. Birinde sabır ister, diğerinde şükür. Her ikisi de kendi alanında zordur muhakkak. Ancak dünyanın düzeni, yaratılışın gayesi bu: "İmtihan". Yani "sünnetullah" bu. Eğer böyle olmasaydı hayatta meydana gelen hadiseleri anlamak insanlar için çok güç olurdu.

"İnsanlar sadece 'iman ettik' demekle bırakılıvereceklerini ve imtihana çekilmeyeceklerini mi zannederler? Doğrusu biz onlardan evvelkilerini de imtihan ettik. Allah sadık olanları da yalancı olanları da bilir." (Ankebut, 2)

İşte hayat, bu sadık olanlarla yalancıların belirlenme alanıdır. Ve bu belirleme verilen imtihanlarla gerçekleşir.

Baştan sona bir imtihan olan bu hayatta, "Tevhid"i gerçek manasıyla anlayıp yaşayan ve bu imtihanda muvaffak olan kullardan olmamız dileğiyle...

Dönüş ancak O'nadır.

Reyhan Gezgin
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Dark-Angel.jpg "İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar"

Kategorilerim

  • "La"
  • Aile
  • Akaid
  • Anlama çabası
  • Ayetler [Konulu Rehber]
  • Biyografiler
  • Dua
  • Edebi Yazılar
  • Felsefe / Düşünmek / Yaşamak
  • Güzel sözler
  • Haber
  • Kur'an-i Kavramlar
  • Kuran-i Kerim ve tefsir
  • Kutuphane - Roportaj
  • Makale & Köşe yazıları
  • Musa ŞİMŞEKÇAKAN
  • Müzik
  • Psikoloji & Psikiyatri
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Siir
  • Sinema & Festivaller, Belgesel ve Dizi
  • Sosyoloji
  • Tarih
  • İslami bilgiler ve yazılar
  • Şükrü HÜSEYİNOĞLU
  • ümit'in savruk kelimeleri
  • Bağlantılarım

    İLMİHAL I - II
    al-islam
    fikriyat
    Osmanlıca
    Felsefe
    Doğu Edebiyatı
    Körpe Kalemler
    Bilim
    Arapça Öğreniyorum
    Kur'an-i Hayat [Hayatın inşası için]
    Kur'an Nesli
    Ten Kafesi
    Otuzuncu Harf
    Kongre, sempozyum ve seminer takvim sitesi
    Evliliğe İlk Adımı Atarken :)
    Kurtuba Dergisi [ Özgürlüge...]
    Müsvedde
    Herkül
    Yeni Ümit [Dini Ilimler ve Kültür Dergisi]
    Cemaat
    RuZiGaR
    gitarTELİ
    Loreena Mckennitt
    Asude (zehra Öztürk) Tezhip Sanatı

    ...

    Kısa mesaj...

    İlgili aramalar: müzik - yılmaz erdoğan etme -  yılmaz erdoğan -  etme -  mevlana