
Bir vakit geldi geçti ki sormayın gitsin. Üstü açık bir hapishanede zamanını bilmediğimiz bir beraat kararını bekliyoruz. Gökyüzü alabildiğine berrak, alabildiğine yaşıyoruz doludizgin. Islak duvarların köşelerinde, ruhunu içine çekmiş bir bedenin acziyetine, bütün bir âlemi şahit tutmuş bekliyoruz surun üflenmesini. Öyle bir ses ki bizi sonsuz saadete götürecek ya da sınırsız bir ateşin asıl kaynağı olmaya. İçimizde sakladığımız sırlı hazineye çektirdiğimiz işkencenin suçluluğunu duyuyoruz en derin tasdik koğuşlarında. İzliyoruz gerçekleri, kurduğumuz pembe panjurlu utanç yuvalarımızdan. Kaybetmekten korkuyoruz elimizde olduğunu zannettiğimiz mutlulukları… İzliyoruz işte! Sığ ve sıradan…
Hizmete mazhar olan ağacın, bir tablacı gibi sunduğu nimeti şükürden uzak bir aç gözlülükle aslını reddedip kabul ediyoruz. Asırlar önce altı günde yaratılan bir dünyanın sırtından atılmayı hak edecek rezillikler peşindeyiz. Bir kan pıhtısından geldiğimizi unutup, dünyaların hâkimiyetine talipli oluyoruz. Bir misaktan sonra verdiğimiz sözün, ağır yükünü taşımakta zorlanıyor aciz ruhlarımız. Yaşadığımız zamanın ilk var oluş sebebini elimizin tersiyle itip, sadece ve sadece kendimize hizmet ediyoruz. Bize vaat edilenleri sıradan bayağı bulmuş, elimizde olanların aslını merak etmekten uzak, yetinmişlikle yaşıyoruz. Bir sevginin evlatları olduğumuzu görmezden gelip, bir yasak elmanın mağdurlarıymış gibi davranıyoruz; hep yasakları severek, onlarla yaşayarak. Suçu kendimizde değil, anne ve babamızın nefsinde arayıp, kendi nefsimizin kopardığı elmaları unutup, aslımızı yasakla kabul eden bir insan nesli olup çıkıveriyoruz. Bir karıncanın merhametine bakmadan, Nemrut olma büyüklüğüyle, beynimize gelecek ölümcül darbeyi bekliyoruz. Ağında ümmeti kurtaran örümcek kadar olamıyor, cesaretten uzak yaşıyoruz. İnançla isteyen bir yüreğin elindeki bir avuç pirinçten bereketli ne vardır ki bu dünyada? Rezzak ismini görmeden sofralar kurup, doymadan aç kalkıyoruz, var olanın azlığından şikâyet ederek… Sırtında iki çocukla kılınan namazdan daha kabul gören bir secde var mıydı ki? Şiddetle, önümden geçme! nidalarını savuruyoruz çocuklarımıza, asıl önümüzde engel olan “ben” varken! Huşudan uzak, günlük işlerle secdeye gidiyoruz. Aklımızı dolduran, ruhumuzu karartan bir çöplükten besleniyoruz. Aslımızdan aldığımız terbiyeden uzak, ümmet olmaktan uzak yaşıyoruz.
Kavuran güneşin sıcağında ve bir kaya parçasının altında işkenceye maruz kalan bedenin dilinden çıkan “la ilahe illallah” tevhidini en rahat anımızda bile söyleyemiyoruz. Dilin ikrarını, kalp tasdik etmiyor. İcmali imanla yetinip, tafsilinden kaçıyoruz. Gerçeğe inanmak için Hz. Musa gibi Allah’la kelam etmeyi, Hz. İsa gibi konuşmayı istiyoruz, dünyaya ilk gülümsemeyle, her gün aldığımız nefes mucizesini görmezden gelerek. Her şeyi bilmekten uzak, berzahta dolaşmayı umuyoruz, bir adım yaklaşmadan yaratana… Allah’ın kelamını okuyup hayatımıza okutmuyoruz. Firavunlaştırdığımız heveslerimizin önünde kıvrılan bir yılan gibi, şekilden şekle girip asayı tutan eli inkâr ediyoruz. Bütün farz emirlerini kabul edip, korkularımıza yenilip, Allah’ın kanunlarının bizi yönetmesini istemiyoruz. İnsan yapımı kanunlarla düzen sağlamaya çalışıyoruz. Bir insanı katledip, meftanın sahibine değil, bir hâkime el aman ediyoruz. Hırsızlığın bedelini yapan elimiz değil, aylık ömrümüz ödüyor. Nefsimizi köreltecek bir sadakati, paramparça ediyoruz dağıtarak her bir bedene.
Hırslarımızın kurbanı olup, çoban olan bir peygamberin mütevazısinden uzak kariyerler peşindeyiz. Fatma validemizin misafirperverliğinden uzak ev sahipleriyiz. Doldurmadan boşalan bir tas çorbanın içinde yüzüyor cimriliğimiz. Dünyada mükâfatı istiyoruz terimiz soğumadan, ameleliğimiz bitmiş gibi böbürlenerek. Verdiğimiz el şahit olup alkışlıyor diğerini, gösteriş meraklısı haliyle. Letafet timsali nisaların sergilediği cesaretle kırılıp dökülüyor, ince narin güzelliğimiz. Sokaklarda karşı cinsle mücadele etmeye başlıyoruz hiç sorgulamadan. Boyumuzdan büyük işlere bulaşıyor, gittikçe cesaretlenip gittikçe erkekleşiyoruz. Bir erkekte, Müslümanlığı ilk yüzünde görmek istiyoruz Sünnetin izi olan bir tüyle, nasibimize bebek yüzlü yeni yetmeler düşüyor, sistemin ağırlığından dem vuruyorlar, ağır bedeller ödeyen sahabelerden utanmadan. Gümüş yüzüklerin içinde huzur bulan evlilikler, korkuların kurbanı oluyor hiç fark etmeden, altın değerinde lüksü yaşayarak. Şartlar koşuyoruz evlenmeden maddi olanakları zorlayarak, süslüyoruz dört duvarı ruhumuzun duvarlarını imanla döşemeden. Hayâ etmiyoruz Fatma validemizden, aldığı birkaç parça çeyizden ve babasına söylediği şu sözlerden; “Canım babacığım, evlenen her kızın mehri altın ve gümüş ile takdir ediliyor. Ben de bunu istersem, senin kızın olmamın ne manası kalır? Ben, evlilik mehrimin Kıyamet günü günahkârlara ulaşan şefaatinin olmasını, bu sayede onların Allah’ın affına uğramasını isterim.”
Seçiyoruz eşlerimizi ehveni şer diye. İçki içmez, kumar oynamaz, kadın kız bilmez lütuflarına inanarak. Secdeye giden bir nur, kurumuş bir dudak, merhametli bir el, zemzemle ferahlamış bir bedeni, seçeneklerimizin en sonuna itiyoruz. Yaşıyoruz işte… İrtifa kaybediyor inancımız, ruhumuz, sevgimiz…
manolya şahin


"İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar"