"Lâ"

26/12/2008 - Fikren Var Olmaya Dair

Kategori: Anlama çabası






Savrulmamız yenilgi ile başladı. Garba karşı yenilmekle toz duman olduk. Esaret içimizde güçlü bir his oldu. Kendimizi esir hissettik. Hürriyet aşkımızı yitirdik. İddiasızlaştık. Kendimiz olarak var olmayı imkansız gördük.

Hayat üretmekledir. Üretemeyen ölür; ölüdür. Kendine inancını kaybeder. Güvenini yitirir. Azmi kalmaz. Haykıramaz. Varım diyemez. Siner.

Üretim kapsayıcı olmalıdır. Boşluk bırakmamalıdır. Doldurulacak boşluğu olanın varlığı eksik olur.

Japonya bugün teknoloji üretiyor, yalnız kültür üretemiyor. Bundan dolayı bir iktidar tarafı değil. Güçlü ama muktedir değil. Çin de devasalığına rağmen silik kalıyor. Çünkü kültürel bir iddiası yok. O da o konuda bir mağlup.

Taoizm, Budizm, Konfüçyizm v.s. Garbın hegemonya kurmuş kültür(süzlüğ)üne yenildiler.

Çin fikri olarak dirilmedikçe, yenilgiden kurtulmadıkça bu durumdan da kurtulamaz.

Aslında kurtulması da imkânsız gibi... Çünkü bunun için İslamlaşması gerekir. O da şuan için muhal.

Garb nefsi temsil ediyor. Şark gönlü. Bu ikisinden başka temsiliyet yok. Fikir ya kalbi'dir ya da nefsi. Nefsi bir çıkış veya iktidar Garba rakip olamaz; ancak yandaş olur.

Bugün bizler kültür esirleriyiz. Ve böyle esirler kutupluk iddiasında bulunamazlar.

Var olmak için güçten ziyade iddia gereklidir. İddiası olmayanın gücü sadece onu korur ama onu bir kutup yapamaz.

Biz iddiamızı yitirdik. Kendimize güvenimizi yitirdik.

Kutupken peykleşmeye koştuk ve bunun kutupluk için yaptığımızı savunduk.

Dilenenler sultan olamazlar.

Amerika iktidarı bugün maddi güç kadar kültürel güce de dayanıyor.

Garbın akıncıları kültürüydü. Garb önce onunla sömüreceği ülkelerde merkezler edindi; sonra askerleri gitti.

Bugün için kültürel olarak Garba tek alternatif İslam Dünyasıdır. İnsaniyete farklı bir reçeteyi ancak o sunabilir. Garb da bunun bilincindedir. Ve onun İslam dünyasını bu denli keskin bir kuşatmanın altında tutmasının önemli bir sebebi de budur.

İslam dünyası bu haliyle Garba karşı varlık iddiasında bulunamaz. Çünkü şu an ki durumuyla ne kadar güçlense de bir kutup olamaz. Ancak Çin'leşebilir.

Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey; farklı bir kültürel kutuptur.

İslam dünyasında maddi olarak güçlenme çabaları çok yoğun olarak -yeterince verimli olmasa da- var. Yalnız bu istenilen amaçlara vardırtamaz. Bu halimizle ne kadar güçlensek de değişecek pek bir şey olmayacak. Hindistan veya Çin ne kadar varsa biz de ancak o kadar var olabiliriz. Sadece biraz güçlü bir peyk olabiliriz.

Bizim kaybımızın tek sebebi maddi zaafımız olmadı ki. Önce manen kaybettik sonra maddeten.

Manen kaybetmeyenler maddeten zayıflığa uğramaz zaten.
Maddi kaybımızın en önemli sebebi manevi ricatımız oldu ama biz bunu görmedik.

Dünya bugün farklı bir kutba muhtaç...

Gücün tekeliyeti iktidarları zalim yapar.

ABD'de rakipsizliğin pervasızlık ve aldırmazlığı var. Bir karşı kutup gerek insaniyete; onu bizler sağlayabiliriz ama bizde mecal kalmamış.

İslamların maddi zaafları, üzerinde kafa patlatılması gereken bir mesele... Muktedir bir İslam ülkesi neden yok. Varlığın bütün imkânları varken elimizde neden varlık sahasında yokuz.

İki asırlık bir ricat yaşıyoruz. İki asırdır yokuz. Bunun sırrı ne. Hiç bir ümmet varlığın şartlarını bu derece taşırken yokluğa bu denli duçar olmamış.

Zaafımız tepkilerimizi de sevinç ve coşkularımızı da komikleştirmiş. Bir densize atılan ayakkabıyla coşabiliyoruz. Ama sinemize atılan bombalara üzülemiyoruz. O ayakkabıya üzülmeliydik sevinmek yerine. Çünkü aczimizi tescilledi. Bomba atana ayakkabı atmak; tarihin görmediği bir zaaf. Ama büyük zaferleri elde edemeyenler tesellilerle avunurlar. Bizim yaptığımız bu.

Var olmak kültürel iddiayladır. Varlık fikirledir.

İslami İdeolojist olduğumuz gün kutuplaşacağız. Bizim en önemli sorunumuz bugün kuvvetsizliğimiz değil, esareti sevmemiz. Garb karşısında var olma iddiamızı yitirdik. Bizi yok etmek isteyene tutkun olmuşuz.

Garb çok sinsi, biz çok körüz. Garb çok planlı, biz aldırmayız.

Bugün İran dünyanın kutuplarından biri... Bunu gücüyle yapmıyor. Fikriyatıyla yapıyor. İran'nın gücü; fikri. Güç fikirden gelir zaten. Fikri olmayan kölelik namzedidir.

Garb de gücünü fikrinden alıyor. Bugünün muzaffer fikri Garbın fikirsizlik veya hevesiyat şeklinde beliren kültürel yozlaşmışlığıdır.

Garbın fikirsizliği bütün fikirleri yendi. Elim.

Erdemin kaleleri tek tek düştü. Bugün erdem eşkiya; yani mekânsız ve vatansız ve yurtsuz.

Toplumlar nefislerine yenildiler.

Biz fikren kaybedince madden de kaybettik. Dirilememizin sebebi de bunun farkına varamamamız. Madden kazanarak var olmak istiyoruz. Bu imkânsız. Madden zenginleşebiliriz ama onurlanamayız.

Uzak istikbal bu halimizi nasıl yazacak acaba. Bu şaşkınlığımızı, körlüğümüzü, yalan aşkımızı.

Veya uzak istikbal bunu yazacak mı?

Fazilet tarihin hiç bir döneminde rezalete şimdi gibi yenilmedi.

Çirkef erdemi hiç bir zaman bu denli mağlup etmedi.

İslam güneşi doğmalı.

 

resul davutoğlu

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/11/2008 - İrtifa Kaybediyoruz...

Kategori: Anlama çabası








Bir vakit geldi geçti ki sormayın gitsin. Üstü açık bir hapishanede zamanını bilmediğimiz bir beraat kararını bekliyoruz. Gökyüzü alabildiğine berrak, alabildiğine yaşıyoruz doludizgin. Islak duvarların köşelerinde, ruhunu içine çekmiş bir bedenin acziyetine, bütün bir âlemi şahit tutmuş bekliyoruz surun üflenmesini. Öyle bir ses ki bizi sonsuz saadete götürecek ya da sınırsız bir ateşin asıl kaynağı olmaya. İçimizde sakladığımız sırlı hazineye çektirdiğimiz işkencenin suçluluğunu duyuyoruz en derin tasdik koğuşlarında. İzliyoruz gerçekleri, kurduğumuz pembe panjurlu utanç yuvalarımızdan. Kaybetmekten korkuyoruz elimizde olduğunu zannettiğimiz mutlulukları… İzliyoruz işte! Sığ ve sıradan…

Hizmete mazhar olan ağacın, bir tablacı gibi sunduğu nimeti şükürden uzak bir aç gözlülükle aslını reddedip kabul ediyoruz. Asırlar önce altı günde yaratılan bir dünyanın sırtından atılmayı hak edecek rezillikler peşindeyiz. Bir kan pıhtısından geldiğimizi unutup, dünyaların hâkimiyetine talipli oluyoruz. Bir misaktan sonra verdiğimiz sözün, ağır yükünü taşımakta zorlanıyor aciz ruhlarımız. Yaşadığımız zamanın ilk var oluş sebebini elimizin tersiyle itip, sadece ve sadece kendimize hizmet ediyoruz. Bize vaat edilenleri sıradan bayağı bulmuş, elimizde olanların aslını merak etmekten uzak, yetinmişlikle yaşıyoruz. Bir sevginin evlatları olduğumuzu görmezden gelip, bir yasak elmanın mağdurlarıymış gibi davranıyoruz; hep yasakları severek, onlarla yaşayarak. Suçu kendimizde değil, anne ve babamızın nefsinde arayıp, kendi nefsimizin kopardığı elmaları unutup, aslımızı yasakla kabul eden bir insan nesli olup çıkıveriyoruz. Bir karıncanın merhametine bakmadan, Nemrut olma büyüklüğüyle, beynimize gelecek ölümcül darbeyi bekliyoruz. Ağında ümmeti kurtaran örümcek kadar olamıyor, cesaretten uzak yaşıyoruz. İnançla isteyen bir yüreğin elindeki bir avuç pirinçten bereketli ne vardır ki bu dünyada? Rezzak ismini görmeden sofralar kurup, doymadan aç kalkıyoruz, var olanın azlığından şikâyet ederek… Sırtında iki çocukla kılınan namazdan daha kabul gören bir secde var mıydı ki? Şiddetle, önümden geçme! nidalarını savuruyoruz çocuklarımıza, asıl önümüzde engel olan “ben” varken! Huşudan uzak, günlük işlerle secdeye gidiyoruz. Aklımızı dolduran, ruhumuzu karartan bir çöplükten besleniyoruz. Aslımızdan aldığımız terbiyeden uzak, ümmet olmaktan uzak yaşıyoruz.

Kavuran güneşin sıcağında ve bir kaya parçasının altında işkenceye maruz kalan bedenin dilinden çıkan “la ilahe illallah” tevhidini en rahat anımızda bile söyleyemiyoruz. Dilin ikrarını, kalp tasdik etmiyor. İcmali imanla yetinip, tafsilinden kaçıyoruz. Gerçeğe inanmak için Hz. Musa gibi Allah’la kelam etmeyi, Hz. İsa gibi konuşmayı istiyoruz, dünyaya ilk gülümsemeyle, her gün aldığımız nefes mucizesini görmezden gelerek. Her şeyi bilmekten uzak, berzahta dolaşmayı umuyoruz, bir adım yaklaşmadan yaratana… Allah’ın kelamını okuyup hayatımıza okutmuyoruz. Firavunlaştırdığımız heveslerimizin önünde kıvrılan bir yılan gibi, şekilden şekle girip asayı tutan eli inkâr ediyoruz. Bütün farz emirlerini kabul edip, korkularımıza yenilip, Allah’ın kanunlarının bizi yönetmesini istemiyoruz. İnsan yapımı kanunlarla düzen sağlamaya çalışıyoruz. Bir insanı katledip, meftanın sahibine değil, bir hâkime el aman ediyoruz. Hırsızlığın bedelini yapan elimiz değil, aylık ömrümüz ödüyor. Nefsimizi köreltecek bir sadakati, paramparça ediyoruz dağıtarak her bir bedene.

Hırslarımızın kurbanı olup, çoban olan bir peygamberin mütevazısinden uzak kariyerler peşindeyiz. Fatma validemizin misafirperverliğinden uzak ev sahipleriyiz. Doldurmadan boşalan bir tas çorbanın içinde yüzüyor cimriliğimiz. Dünyada mükâfatı istiyoruz terimiz soğumadan, ameleliğimiz bitmiş gibi böbürlenerek. Verdiğimiz el şahit olup alkışlıyor diğerini, gösteriş meraklısı haliyle. Letafet timsali nisaların sergilediği cesaretle kırılıp dökülüyor, ince narin güzelliğimiz. Sokaklarda karşı cinsle mücadele etmeye başlıyoruz hiç sorgulamadan. Boyumuzdan büyük işlere bulaşıyor, gittikçe cesaretlenip gittikçe erkekleşiyoruz. Bir erkekte, Müslümanlığı ilk yüzünde görmek istiyoruz Sünnetin izi olan bir tüyle, nasibimize bebek yüzlü yeni yetmeler düşüyor, sistemin ağırlığından dem vuruyorlar, ağır bedeller ödeyen sahabelerden utanmadan. Gümüş yüzüklerin içinde huzur bulan evlilikler, korkuların kurbanı oluyor hiç fark etmeden, altın değerinde lüksü yaşayarak. Şartlar koşuyoruz evlenmeden maddi olanakları zorlayarak, süslüyoruz dört duvarı ruhumuzun duvarlarını imanla döşemeden. Hayâ etmiyoruz Fatma validemizden, aldığı birkaç parça çeyizden ve babasına söylediği şu sözlerden; “Canım babacığım, evlenen her kızın mehri altın ve gümüş ile takdir ediliyor. Ben de bunu istersem, senin kızın olmamın ne manası kalır? Ben, evlilik mehrimin Kıyamet günü günahkârlara ulaşan şefaatinin olmasını, bu sayede onların Allah’ın affına uğramasını isterim.”

Seçiyoruz eşlerimizi ehveni şer diye. İçki içmez, kumar oynamaz, kadın kız bilmez lütuflarına inanarak. Secdeye giden bir nur, kurumuş bir dudak, merhametli bir el, zemzemle ferahlamış bir bedeni, seçeneklerimizin en sonuna itiyoruz. Yaşıyoruz işte… İrtifa kaybediyor inancımız, ruhumuz, sevgimiz…

manolya şahin

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/11/2008 - Vahiy Köprüsü

Kategori: Anlama çabası






Gece geç saatlere kadar uyumamıştım ya da dokunamamıştı uyku gözlerime, öylesine mahmurdum. “Sen öğrettin bana ağlamayı” diyordu radyoda bir ses. Ben de ağlayabilseydim keşke, keşke yuvarlanmasaydım içimin boşluklarında da ağlayabilseydim. İçimde derin bir sızı vardı, hançeri sürekli kalbime batırıyorlarmış gibi, yontuluyormuş gibi, hayat ellerimden kayıp gidiyormuş gibi. Yeniden dirilmeyi bekleyen kanserli bir hasta gibiydim. Olanca umudu yanıma alıp pencereye koştum. Yıldızlar henüz gökyüzünü terk etmeye hazırlanan yolcu gibi durmasalar da, seher vaktine az kalmıştı. “Sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken, hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan bağış dileyenler (içindir).( Âl-i İmrân 17 )” Rüzgarın ılık tenime değdiğine şahitlik ediyordum. Yüzüm ışıyordu gitgide. “Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgarın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar. ( Âl-i İmrân 117 )”

Gün ışıtırken etrafı, gece terk ederken belli bir vakte kadar evleri, sokakları, kentleri ve insanları, seherin onulmaz güzelliğiyle baş başayken, o kadar ıssızca sokuluyordu ki içime sancı, korkuyordum. Vahiyle inşa olunmuş bir hayatı düşlerken, iliklerime kadar endişe duyuyordum. Tüm günahlar üzerimde bir senaryo gibi yükseliyordu. Hiçbir günahın kadrosunda yer almak istemiyorken, korkuyor olmaktan daha ziyade gelişigüzel yaşamaktan endişe duyarak bakıyorum gökyüzüne. Bulutlar birbiriyle yarışıyor, kuşlar yeni uyanan güne merhaba der gibi gelip geçiyorlardı gözlerimin önünden... Kendimi bir kuşun kanatlarına koyup uçarken düşündüm de. Gülümsedim sonra, kederliyken insan kendi kendine neler de üretebiliyordu-umuttur bunun adı- “Ey oğullarım! Gidin de Yusuf'u ve kardeşini iyice araştırın, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. ( Yûsuf 87 ). Nerelere giderdim, nasıl bir dünya görmeyi hayal ederdim, nasıl bulurdum. Bir kuşun en fazla nereye kadar uçtuğunu merak ettim sonra, ne kadar uzağa gidebiliyorsa o kadar taşıyabilir miydi beni kanatlarında? Yorulur muydu ki? Sonra onu gökyüzüne o şekilde yerleştiren yaradanımız, ona da dert keder sıkıntı veremez miydi ki? O zaman insan olmanın ne anlamı kalırdı ki? Ama elbette her yaratılanın bir yaratılma amacı vardı, şüphesiz. “Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah'tan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.”( Nahl 79 ) Birden dikkatim bahçemizdeki ağaca takılmıştı. Ilık rüzgar dallarındaki yaprakları kıpırdatırken, olanca ihtişamıyla tüm gün yerinde duran bu ağaç sanki farklı bir ışıltıyla bana el sallıyordu. yine gülümsedim… “(O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. ( İbrahim 25 )”

İnanmak, ortasında buluşmaktı umudun. İnanmaktan geçirdiğim yollarımda teslimiyetin zirvesini yaşamak isterken, hangi kışın sonunda bahar gelmeyecekse sanki o vakitteymişim gibiydim ısrarla. Halimde ısrarcı oluyordum. Oysa umutla bir günün doğuşuna şahitlik ediyordum. Tüm sıkıntılarımın, içseslerimin, evhamlarımın beni giderek terk ettiğini sonrasında yerine geceyle, yıldızlarla, rüzgarla, kuşlar ve ağaçlarla getirilmiş bir huzurun yerleştirildiğini görüyordum. Hançerlendiğini sandığım kalbimin kötü düşüncelerinden arındığını görüyordum sanki. Kalbimin gümbür gümbür attığını hissettim, gün aydınlanmaya başlarken birden bir ses kalbime ve tüm hücrelerime hücum etti : “Allahu Ekber, Allahu Ekber” ve bu sesin evrende yankılandığını; emanetçisi olduğum bedenimden ruhumun birliğiyle (ve tabiî ki Allahın da izniyle) gözyaşlarımın aktığını gördüm. Evet ağlıyordum, zahmet şeklinde değil rahmet şeklinde geldiğini düşündüğüm bu yaşlarımı avuçlarımda toplamak ister gibi ellerimi yüzümde birleştirdim. Derin bir nefes alıp yaradanımıza şükrettim, şükrettim, şükrettim…

“gece ve gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında ve Allahın göklerde ve yerde yarattıklarında Allah bilinciyle yaşayacak bir halk için ibretler vardır.( Yûnus 6 )”

Avuçlarımda olanca dua ile

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.( A’râf 55 )

mümine sena

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/8/2008 - insan..!

Kategori: Anlama çabası
sebebin kalmadıysa, varolmak ızdırapsa... yüzünde maskeyle geçer yıllar.

hadi beni güldür biraz...
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/5/2008 - Aksak Zaman Geçitleri

Kategori: Anlama çabası

-a/

 

kızıl bir hançer ilişiyor bedrin on dördüne. kisra’nın on dördüncü sütununun altında cebelleşiyor âfil dimağlar. dördüncü katında nihan bir avaze feleğin. petrus üçüncü inkarında... yuda, yanaklarından öpmeye yelteniyor isa’nın. yılanlar taşıyor kadehlerden. kleopatra sırıtıyor karşısında üryan bir mir’at. henriette ‘’seninle ölmeye varım!’’ diyor kleist’e. İki kere iki küstahlık ediyor dostoyevski’nin kaleminde ve bela-yı aşk ile aşina kılınıyor fuzuli. mihri hatun’un ilenci dönüyor kendine. yusuf’un gömleğinde kan lekesi,kenan’da bekleyiş çilesi... ipince eğiriyor ipliğini meryem. yazgısına al al düşüyor ‘sır’.

 

-b/

 

savruk düşler ten perdesinde, mavi bir yangın ölüm talebinde... havva’nın ahdinden miras bana yalnızlık. iki kaşımın çıkmazında süveyda. nirvana’da yağmur, ’yok’ta ‘var/lık’ risalesi… hayatın izdüşümü ellerimde: kan! werther’in sızısının yankısıdır gözlerim! lime lime edilmiş ‘söz’ün kor nağmeleri.

 

-c/

 

siccin’in kapısında sarı karanlık… veyl yolunda merdut bir sevda. irem’e adım atarken helak oluyor şeddat. sumnat’ta son hediye sunuluyor şiva’ya ve bir kadının külleri savruluyor ganj’a. bir pervane ‘ilme’l yakîn’ halinde. zühal’in yasına aldırmıyor merih. zühre, ism-i azamı fısıldıyor arzın kalbine. aşk duyuyor bunu, yükseliyor göğe!

 

-ç/

 

gazaba uğruyor baharımda mahpus sevda. ilenç olup taşıyor sözlerim kanlı yaraya. kuytu vadilere dökülen yıldızların ardından koşuşturuyorum canhıraş bir mısra düşsün diye yüreğime. (bir mısra düşmeli bu yüreğe!)yorgunum… recm edilsin bütün şairler. ilk taşı atacak, yol verilsin aşk’a!

 

-d/

 

dağların bilge delikanlısı koşuyor ayet ayet sükûn’a. sözsüz, nefessiz tüketiyor zamanı.idris yamıyor bir köşede mintanını. şerha şerha bulutlar... nur fışkırıyor avuçlarından seher’in. intihara gebe ikindilerde okunuyor eylülün esamisi. dört elif miktarı susmak düşüyor paya. hiçliğin kılcallarında azad edilmiş nergis/im…

 

-e/

 

çirkef bir düşe uyuyor aşk’ a kıyanlar ve ölüme uyanıyor göğün suskun yediler’i… hiçbir yerde olmuyor yüreğim varken her yerde! mavi uçurtmalar yapıyorum alaz almış zamana inat sevgili!

 

-f/

 

isa’ya adanmış bir kalp manastırda. hayatın simyasının peşinde münzevi guathama. luksar’da ümit/sizlik hat safhada. tûti’nin kaybolmuş aynası... tozlu bir hayatın karmaşasında âh pembe düşlerim!soğuk bir ateş uzanıyor şeceresine gecenin.

 

-g/

 

titrek aksanımla koşuyorum geceye. münkesir yollar, girdap umutlar…sürgün naraları yankılanıyor sevdaların avucumda. andolsun aşkın doyumsuz rengine!

 

-ğ/

 

Bu kalem hep muhalif benle. ’bahar’diyorum, ‘eylül’diyor. ’sus!’diyorum, feryad ediyor. ’sevda’diyorum ,‘siyah’diyor. /nevası yükselirken duvağı açılan seherin kırarım bilekçem. /yüreğimi aklıyor ismailce tevekkül ve sığınıyorum hira’dan sızan nur’a. şühûd olsun kalem!

 

-h/

 

uzza

pa

ram

par

ça…

 

-ı/

 

ömer’in gözlerinde amansız sancılar, hallac’ın bileğinde tecrid edilmiş arzular… misk-i amber soluyor paslı çivileri ölümün. şibli’nin elinde kan sunan gül!gül ki, hallac’ı ağlatan kan!

 

-i/

 

sidretü’l münteha’da koşuşturuyor cebrail. aşk’ı meshediyor mekana hükmeden. yeşil rüzgar uğultusu refref. isrâ’ya adak gece;gece isrâ’ya konak!

 

-j/

 

ışıklar söndü. söndü de ışıklar dinmedi içimdeki mahşer. şimdi, hangi tûfan avutur beni? nuh’un ayak bileklerinde ihanet kemendi, yüreğimde kızıl mürekkep lekesi… nuh’un bile görmediği bir tufan içim!

 

-k/

 

kaknüs’ün üç yüz altmışıncı deliğinde sancı!cüz cüz sabrı hatmediyor kerem. güneşin gölgesinde yüreğim!şairin göğsünde bin kırbaç darbesi. yezid’in soluğunda sapkın dilekçe.me’mun’un salyası damlıyor siyaha. kitapların sîreti dicle’de sükûn... artmıyor aşk’ın değeri gam çekmeyince!yanıyorum. yanmalıyım!ateş istiyorum sevgili, ateş! suyla yanmak, suyu yakmak…

 

-l/

 

hatlarda kalıyor yesari’nin parmak izi.mermerde açıyor sinan laleleri. (laleye değer düşürür Allah’ın ebcedi!) nesim’le helalleşiyor yitik ramazanlar. bir evliyanın sinesinde tomurcuklanıyor yasin gülleri. hira sessiz okuyor mersiyesini... hüseynî sadalar yankılanıyor uhud’dan. ateş gülistan oluyor ibrahim’e, nemrut’a azap!bin erle giden geliyor on erle; fakat zaferle…!

 

-m/

 

iki yanından kavrıyor güneşi iki eliyle iskender. iki yüzlü insanları sevmeye başlıyor akif tanıdıkça yirmi üç yüzlü insanlar. adem kılıyor kendini insan.kapanıyor melekût aleminin dizlerine…

 

-n/

 

cem’in kadehindeki yedinci hattın bağrında kor beste… gölgesi düşüyor hûma kuşunun kalbimin üzerine. mürşit bilip bağlanıyorum gözlerine!

 

-o/

 

harut ve marut düçar azaba dünyada. şahit kılınıyor sevgilinin yüzüne ve’d –duhâ...sıcak su sunuluyor demir kancalı kapta, isyanın küfre çaldığı zamanlarda. bolonya ışıldamıyor gecemde... susmuyor vicdanımın sesi: çile! azabın katranında yanık masallar serpiyorum hüznün tenhalığına.susuyorum ağlayarak; ağlıyorum susarak…

 

-ö/

 

bir şair cinnet geçiriyor! mısralardan yeni çarmıhlar kuruyor bak!nûn… kaleme ve yazdıklarına and içene hamd olsun ki ‘kaf’ta hem gül’ü hem kül’ü gördük ve bulandık aşk’ın her rengine... artık elini bulaştır şiire suskun kalem! yaklaşma ey kays, gökyüzü basacak ellerini!

 

-p/

 

kuzeyli bir kızı intihara sürüklüyor sahte sevda sözleri. boğazımda pörsümüş yılan derileri… yeminim var efendiler! son damlasına kadar ziftleneceğim geceyi… gece anlamaz öyle herkesin dilinden! gece konuşur soğuk kara iklimlerden…

 

-r/

 

nietzsche ağladığında oluyor cinnet cennet bana!nisan yağmuru dönüşmüyor inciye içimde. (ücra bir okyanustum oysa, aşkı yağmurla besleyen…) canımı alıyor her kar tanesi, canıma can katıyor infilak sevda! çarmıh ne yana düşer, aşk ne yana…? kefaretimdir aşka ölüm!

 

-s/

 

hüdhüd kayıplarda!cinlerin utancıdır gözlerindeki kör akis. leyla’nın düşlerinde göçmen kuşların sunağıdır aşk’a elem. gözyaşıyla bağlıyor saçlarını züleyha. uçurumlarda tozlanıyor gelinciklerin telli duvaklı rüyaları. ihanetin kanlı gölgesinde mi kaldı sözlerin? bir şair gül’e bakıyor… bakışında bir efsaneye gebe şair!

 

-ş/

 

osman gazi’nin rüyasından hakikat düşüyor çınara. mercan’da serinliyor cennet erenleri. echo’ya aldırmıyor nergis. renklerin kralları siyahı maktul kılıyor beyaza. hayatın nabzı kamçılıyor rüzgarın dehlizini. yılların kahrı eylül bakışlı sevdaların nakşında. abandıkça kelimelerin ellerine, sağnak düşler boşalıyor suskumun göğüne!

 

-t/

 

ah’ım savruluyor fırat’ın kollarına... menderes’in başı kanıyor,su perileri yasta! kızılırmak mezar oluyor bağrı yanık anaya. kara yağız özlemlerim kınından çekiliyor, saplanıyor kırlangıçların yüreğine! bu yüzdendir yanmam kırlangıçlara, susmalarım bu yüzden…!

 

-u/

 

abas’ın kalkanında kertenkele ceseti, eyyüb’ün sabrında akrep geçitleri… kaeria miletos’un suya bulanmış toprak hayali. ins’in güncesinde zamana adanan sözler… kanı çekiliyor ayak bileklerimin.asyalı kalbimde toprak kokusu… ellerimde yıllanmış körpe dua!düşüyorum harlı perçeminden kalemin...

 

-ü/

 

sevinci yaşanmamış doğumlar kadar acıtmıyor içimi intihar. benim her şeyi lekeleyen! sokrat arıyor bütünün parçalarını. spartaküs türküleri taşıyor dilimden. bahar hep geç geliyor şairin kentine. terkibimde yağmalanmış hüzün... zamanın çarkında çürüyen bulutların ağıdı. kalbimde:gözyaşı vardiyası!

 

-v/

 

sevr’in koynunda yatıyor tarih. bütün yollar aşk’a çıkıyor. kuşluk vakti göveriyor yetim ahdimdeki öfke! kaybedip kaybedip buluyorum kendimi. cebimden düşmüş kara bakışlı hayat! yılların imbiğinde solgun feryadın mührü. rüzgar, hayat üfürüyor tomurcuğa öksürerek.t akâti kesilmiş sözler boğuyor rüyaları. kelimelerle yaşlanıyorum, kelimelerle ölüyor…

 

-y/

 

göç vaktidir ey deli gönlüm çağlar öncesine…

 

-z/

 

gülün yanağında göz izleri, dudağında pişmanlık serzenişleri… ilişmeyin yarama! aşk kaydındayım henüz… mevlevi ayinlerden kopup geliyor ‘hû’, yerleşiyor aşk’ın nefesine! gül alıyor guslünü yangının çiğ tanesiyle. haydi ey gül, kurulan ve giy al fistanını! (rahman boyasıdır bu,silemez gözyaşı.) süleyman anlıyor bülbülün ağıdındaki mor nağmeyi. bülbülün ezberinde ibrahim duası: ’’hasbiyallah ve ni’mel vekil!’’

son ayeti indi aşk’ın efendiler!

derlemeye ömer gerek!

 

(Ardıç Dergisi 13-14)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Dark-Angel.jpg "İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar"

Kategorilerim

  • "La"
  • Aile
  • Akaid
  • Anlama çabası
  • Ayetler [Konulu Rehber]
  • Biyografiler
  • Dua
  • Edebi Yazılar
  • Felsefe / Düşünmek / Yaşamak
  • Güzel sözler
  • Haber
  • Kur'an-i Kavramlar
  • Kuran-i Kerim ve tefsir
  • Kutuphane - Roportaj
  • Makale & Köşe yazıları
  • Musa ŞİMŞEKÇAKAN
  • Müzik
  • Psikoloji & Psikiyatri
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Siir
  • Sinema & Festivaller, Belgesel ve Dizi
  • Sosyoloji
  • Tarih
  • İslami bilgiler ve yazılar
  • Şükrü HÜSEYİNOĞLU
  • ümit'in savruk kelimeleri
  • Bağlantılarım

    İLMİHAL I - II
    al-islam
    fikriyat
    Osmanlıca
    Felsefe
    Doğu Edebiyatı
    Körpe Kalemler
    Bilim
    Arapça Öğreniyorum
    Kur'an-i Hayat [Hayatın inşası için]
    Kur'an Nesli
    Ten Kafesi
    Otuzuncu Harf
    Kongre, sempozyum ve seminer takvim sitesi
    Evliliğe İlk Adımı Atarken :)
    Kurtuba Dergisi [ Özgürlüge...]
    Müsvedde
    Herkül
    Yeni Ümit [Dini Ilimler ve Kültür Dergisi]
    Cemaat
    RuZiGaR
    gitarTELİ
    Loreena Mckennitt
    Asude (zehra Öztürk) Tezhip Sanatı

    ...

    Kısa mesaj...

    İlgili aramalar: müzik - yılmaz erdoğan etme -  yılmaz erdoğan -  etme -  mevlana