"Lâ"

30/5/2009 - (c)esaret

Kategori: Edebi Yazılar






Uyuyan bebekleriyle, üşüyen köpeklerini; bir yana bırakıp,bir sabah vakti,
Dudaklarımda, direnmiş yüreklerin isyanını taşıyan keskin bir ıslık,
Ellerim ceplerimde, bu şehri yerle bir edersem!
Bana deli, bana çılgın diyecekler biliyorum…
C. Ünaldı Hasannebioğlu


Adaletin mahkumlarca değil hakimlerce tartışıldığı bir coğrafyada kaleme alınmıştır…

Özgürlük nedir bilmeyenlerin yazdığı birkaç dizenin acınası halindeyim. Gönlümde ötelerin esintileri, ruhumda bıkkınlık ve üstümden atamadığım serserilikle dolanıyorum satır aralarında. Hiç anlatamamanın ya da anlaşılamamanın verdiği kaygılardan öte bir kaygıya damlıyor mürekkebim. Çünkü tavımda değilken üzerime çekiçler kalkmış ve en insansı yanlarım köreltilmiş. Geriye çaresizlik çamurundan bir anıt kalmış, adına “ben” dediğim. Dünün, bugünün ve yarının olmadığı bir zaman diliminde anların çetelesini tutmak ne kadar deliceyse işte hayat o kadar dolaşıyor damarlarımda…

Bir voltanın ilk adımı, bir sigaranın ilk nefesi kadar efkarlı düşünceler istila etti, her şeye rağmen değip açtığım tertemiz sayfamı. Özgürlüğe tutsak kalbimi bir yana bırakıp, göz yaşlarımla ıslıyorum kurumuş mürekkebi ve biliyorum küçücük bir çocuğun elmayı dişlerken ki mutluluğunu. Anlatılası her olayı not etsem gökyüzüne, esaretin üzerine güneşi doğurtmayabilir miyim? Pak düşüncelerimle kara bulutları resmetsem, fırtınalar koparabilir miyim tutsaklıklar dehlizinde? Bembeyaz güvercinlerim kurumuş zeytin ağaçlarının gölgesinde iken nasıl olurda sevgiden söz edebilirim? Etmemem de gerek. Perdeler üstüme kapanırken geceye aksi düşmüş bir tablo:
Özgürlüğe adanmış birinin gözlerindeki pırıltıyı kapamak için bağlarlar gözlerini ama elleri arkadan bağlı, diz çökmüşlüğü ile onuru zedelenmiş birinin göz alıcı renklere boyalı elbiseleri yüce davaların sırılsıklamlığını Kıyam-et’e kadar taşıyabilir bunu bilmezler. Akbabaların üşüştüğü dünyamızdan kopardığımız düşlerin bize bakan vasatlığını ve davamızın çelimsizleştiği tarihi, kanlı kurşunların delik deşik ettiği arkamızdaki duvara yansıtır ağlayan çocuk sesleri….

kurtuba, Cemal Kaya
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/5/2009 - ay düştü

Kategori: Edebi Yazılar


"Üşüyorum evet…"
…titreyen zaman sencil kuşların
ürkütemediği ne varsa süpürdü yokluğunda
bulutlarıda kovaladım buz tutmuş saçlarımla
ve kepenklerimi kapadım şimdi sair zamanlara…

gece dokunuverdiğinde ruhuma
başımı bir musalla’ya ödünç verdim
çenemi karanlıklar bağlamıştı nicedir
bekliyordum ellerime giyindiğim muzdarip
….ağıtlarımla

ve ay düştü kalbimizin tuvaline..

gecenin bir vakti uykuyu tam ortasından hançerlemek ve kanamak Rabb’e… ve sırat kesilmek boşalan zamana.
dün bir çocuğun avuçlarına yakalandım düşlerimden kaçarken, meğer hiç zulüm uykusu bilmemiş gözlerimden yağan ırmaklar.
işte o an başladı yolculuğumuz; çelenksiz ölümleri devşirdik ceplerimize çaresiz, adımlarımızdan arta kalan yollar ses kaybediyordu. kapı ardı olmuştuk tüm sevdiklerimizce…
bilirim acıdan damıtılan sabahlar kalırdı hep sana, esirgenmiş anne kucaklarına bakarken sarılırdın ürkütülmüş
kaldırımlara ve saçlarına değen o kara yellerin parmaklarından ibaret sayardın rikkât-i vahdeti.

biz yürüyorduk; yüzümüzde bir ay silüeti.. yol ne uzuyor nede kısalıyordu, gözlerimizden dolan denizleri yarmak gerekti elimizden kaymadan aşk-ı âsâ.. kararmış gül yaprakları dökülüyordu ağzımızdan, dikenleri hazmedememenin verdiği eziklikle. tohum olmak kolay değil elbet bahçivan değmemiş ellerde? bir bülbül sesi bile değmiyorken güneşimize. yüzleri hakaretlere gebeleşen sağnaklarda ıslatamazken sözlerimizi,sahraların ağyâr mecnunları oluyorduk çaresizliğin sokaklarında.
önümüzde iliklenen ve gittikçe ağırlaşan kirletilmiş ölümlerce azrâil’lere kovuluyorduk her köşe başı.

ve yürüyorduk; yüzümüzde "ay"dan bir parça.. bir deli yağmur kuşanıyordu bileklerini sokağın. bense tam ortasından yırtmak istiyordum hayatı. gök gibi çatırdıyordu kirpiklerim, gözlerim yıkıyordu mesinmesiz izler bıraktığım kör kaldırımları. parmak aralarımda hercai sokak köpekleri dünden kalma hayallerimi yağmalıyorken, ben kendimden kaçışların biriktirdiği ses spazmlarında boğuluyordum her gece… kentin kaoslarında bir ölüm hovardalığı telâkki ediyordu. tüm sesler en masumiyetine bürünmüş, çocukçul hayatların tellerine akord oluyordu ve kadınlar en detone yerinden bakıyordu geleceklerine.

ve yürüyordu zaman; derken "ay"a bürünmüşüz.. karanlık bütün rikkâtiyle sarılmıştı kentin omuzlarına. nasılda eksiliyorduk her nefeste, geçmişe çalıyordu her eylül izdüşümü biraz daha. sûzinak sehpalara adadım artık ben, grilerde ıssızlaşan muzdarip boynumu ! ahfeş bakışlar fırlatıyorum son defa yeryüzüne; kurşunların asî lekeleri kalksın güneşin huzmelerinden ki dikenleşen tüylerim olmasın her kudüsçe baktığında. kırılan her bir kalem zakkumlaşıp kanatsın zulümâtın köhne kahkalarını ve…
yer değişsin avuçlarımda dualaşan dünya, "cehennem"inle!

ve ay düştü kalbimizin tuvaline,
sonra yüzümüzde bir ay silüeti,
sonra yüzümüzde "ay"dan bir parça,
derken "ay"a bürünmüşüz her hecede!

kurtuba, Mehlika Toyga
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2009 - Bize arkadaşlıktan bahset

Kategori: Edebi Yazılar







Ve bir genç, şöyle dedi:
"Bize arkadaşlıktan bahset."


Ve o cevap verdi:


"Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.


O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.


Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.


Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.


Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...


Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.


Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.


Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
meddini de bilmesine izin verin.

 

Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mi?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.

 

Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.


Ve arkadaşlığın hoşluğunda,
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
yürek sabahını bulur ve tazelenir."



Halil Cibran

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2009 - Bir Cümle Kur Gazze İçin

Kategori: Edebi Yazılar


Bir uğultu, bombalar, kurşun sesleri
Katledilen çocuklar şehri orası
Hıçkırıklar, kelime-i şehadet getirmeler
Umudun gökyüzünü kaplayan dumanın arasında kayboluşu
Annelerin feryatlarının bomba seslerine karışması
Hüzün, gözyaşı, yaşama çığlıkları
Orası çocukların öldüğü şehir,
Orası Gazze,
Beyazıt Meydanı, İstiklal Caddesi
Orası senin imtihanın
Haydi, bir cümle kur Gazze için.



Ekranlarda izlemekle yetiniyoruz. İzleye izleye aşina olduğumuz savaş sahnelerini, ölmeden evvel şehadet getirmeye çalışan insanları gördükçe içimiz bir tuhaf oluyor. Hele çocukları savaşın ortasında görmeye dayanamıyoruz. Bir sabah uyandığında annesini babasını yitirmiş, evi başına yıkılmış tek kollu kalan bir çocuğun ne düşünebileceğini, ne hissedebileceğini, sokağa çıkıp çıkamayacağını hayal bile edemiyoruz. O bir çocuk; geceleyin annesini babasını ve tek kolunu kaybeden, sabah sokağa çıktığında sokağın kırmızıya boyandığını, arkadaşlarının cesetlerini gören bir çocuk. Cebinde misketleri değil taşları olan bir çocuk.

Ne yapabiliriz diye düşünürken birileri eylem olduğunu söylüyor, eyleme katılıyoruz. Yüreğimizin haykırabileceği en yüksek sesle haykırarak tekbirler getiriyoruz. Bir mail geliyor, “Gazze’de yaşananlar için bu gece teheccüt namazına kalkılacak, dua edilecek, siz de kalkın ve mail listenizdeki tüm arkadaşlarınızı haberdar edin.” Gece namazına kalkıyoruz, dualar ediyoruz, üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirdiğimiz vesvesesi bizi biraz rahatlatıyor. Rahatlamamamız gerektiğini, basın açıklaması olduğu söyleniyor. Basın açıklamasına katılıyoruz, yine haykırıyoruz, yine haykırıyoruz… 

Facebook ve msn resimlerimize Filistin Bayrakları, Gazze’de ölen çocukların resmini koyalım kampanyalarına katılıyoruz, profil resimlerimizi değiştiriyoruz. Facebook’ta lanet grupları kuruyoruz ve listesindeki arkadaşlarını davet etmeyeni gruba almıyoruz. Lanet ediyoruz, kahrolsun diyoruz, öfkemizi sesimizle birleştirip bağırarak eyleme geçiyoruz. Çantamıza, ceketimize Filistin rozetleri takıp Filistin bayraklarının olduğu simgesel eşyalar kullanmaya başlıyoruz. Özür dileme kampanyaları başlatıyoruz, imza atma eylemiyle insanları imza kampanyalarına davet ediyoruz. Atkımızı değiştiriyoruz, ama hayatımızı, hayat algılayışımızı değiştiremediğimiz için bir zaman sonra hayatımızdan, yüreğimizden Gazze’nin çıkacağını fark edemiyoruz.

Evet, son cümleye kadar ne yaptığımızı anlattıktan sonra asıl meseleyi yazdım son cümleye. Maalesef yapılanlar bununla kalabiliyor, hayatımıza, hayat algılayışımıza Filistin’i, Gazze’yi, Lübnan’ı koyamayışımızın sebebi, medeniyetimiz sınırları içerisinde kalan, düşünce dünyamıza değer katmış bu şehirlerimiz ile bağlantımızın olmayışıdır.

Gazze’yi ölüm şeridi olarak hatırlayacak olan çocuklarımızın suçlusu biziz.
Lübnan’ı, Beyrut’u, Bağdat’ı çocuklarımıza anlatmayışımızın, anlatmayıp da çocuklarımızın ve çevremizin bu şehirleri hep savaş altında kalan yerlermiş gibi görmelerinin sonucunu Allah’ın bizlere sormayacağını mı düşünüyoruz?
Yaralı Bağdat yıllardır kan ağladı, Keşmir acıları göğsüne çekti, bir biz çekemedik, bir biz bağrımıza basamadık ümmetin dertlerini.
Oysa orada çocuklar ölmeye devam ediyor, orada hayat tüm zorluluğuyla devam ediyor. Vicdanımızın kanadığını söylememiz neyi değiştiriyor, lanet etmemiz, küfretmemiz kime ne yarıyor? Yüreğimizde dirilişi gerçekleştiremediğimiz, hayat algılayışımızı değiştiremediğimiz müddetçe dirilişten bahsetmemiz komik olmuyor mu? 

Yapılan tüm hareketler, eylemler, haykırmalar kendi kendimizi tatmin ettiğimizi göstermiyor mu?

Filistin’e, Gazze’ye işgal altında olan-olmayan şehirlerimizi, kardeşlerimizi kucaklayamadığımızdan sonra yaptıklarımızın ne anlamı var? Onları evlerimize, ülkemize davet etmediğimiz müddetçe, onlarla en sevdiğimiz şeyleri paylaşamadığımız; ensar-muhacir kardeşi olamadığımız müddetçe neyin hakkını soruyoruz?

Birileri seslerini yükseltmeli” diyen Edward Said şöyle diyordu: “ İsrail politikaları bölge için tam bir felaket getirdi. Güçlerini her artırdığında veya Filistinlilere verdiği felaket bir yana etrafındaki yıkıntıyı her genişlettiğinde kendisine karşı duyulan nefret de arttı. Ancak Arap liderleri sessiz kaldılar. Oysa onlar İsrail ile barış hazırlığında olduklarını açıklamışlar ama Şaron’dan artan tokatlardan başka bir şey alamamışlardı Şaron bütün dünyaya meydan okumakla övünüyor. Dünya antisemitizm ve Şaron’un Yahudi halkı adına yaptığı iğrençlikler sebebiyle İsrail’i kınamamakta. Bu çirkin eylemlerin kendilerini temsil etmediğini hissedenlerin, durdurulması yönünde istekte bulunma zamanı gelmedi mi artık?
Ensar-muhacir kardeşliğini başlatabilmemiz için yüreğimizin yanması gerekiyor,
Yüreğimize bomba atılması gerekiyor.





Yunus Emre Tozal
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/1/2009 - mevsimlik hayatlar

Kategori: Edebi Yazılar





“Esselatü hayrün minennevm

  Esselatü hayrün minennevm.”

 

- Oğlum kalk hadi sabah oldu.

- Off, yine mi dede ya?

 

Tekrarlanmasına üzüldüğüm şey elbette sabah namazı değil. Sabah ezanı benim gibiler; yani fındık toplayanlar için kalk borusu hükmünde. Dedemin uzun uğraşları her zamanki gibi sonuç veriyor. Homurdanarak yatağımdan kalkıyorum. Abdest almak için lavaboya gidiyorum, salına salına. Ellerimi yıkarken aynaya bakıyorum. Gözlerimin altı morarmış. Ellerim ise- o bütün yıl boyunca kalem tutan ellerim- bir  haftalık yoğun iş temposunun sonucu olarak hafiften nasır tutmuş. Aynada kendime bakınca ne kadar da çirkin olduğumu tekrardan fark ediyorum.

 

Sonra böyle düşündüğüm için pişmanlık duyuyorum ve Allah’ın bahşettiği bu surete şükrederek sabah namazını kılıyorum.

 

- Kuzum (annem bana böyle seslenir) gel kahvaltıya otur geç kalacağız.

- Daha duamı bile tamamlamadım anne!

- Çayını içerken tamamlarsın, gel…

       

Eğer anne çağırıyorsa namazda bile olsam gitmem gerektiğini anımsıyorum ve seccademi toplayıp arka balkona kahvaltımı yapmak üzere gidiyorum. Alelacele peynir, zeytin, ekmek ve çaydan oluşan -benim gözümde sadece kuşsütünün eksik olduğu- kahvaltımı tamamlıyorum.

    

Kahvaltımı bitirdikten sonra buzluktaki suları alarak patpatı çalıştırmak üzere evden çıkıyorum. (Bu patpat gerçekten mucizevi bir araç. Su pompalamada kullanan motorun ve hurdaya çıkartılmış Hacı Muratların mekanik aksamının birleştirilmesiyle ortaya çıkan Türk icadı. Arkasında da küçük bir römork var. Yani küçük bir traktör. Allah aşkına bu aletin yolda gitmesi mucizevi değil mi?)

 

Patpatı çalıştırırken Kürt kardeşlerimin hazırlanmış olduklarını gördüm. Normalde en fazla 7 kişi alabilecek patpata 13 kişi binerek ağır aksak yola koyuluyoruz. Patpat sanki çok sıkışık gibi. Gerçi buna da şükür. İşçi olarak gelen kardeşlerimiz  20 milyonluk -yeni tabirle ytl’lik- yevmiye için, ta Urfa’dan 14 kişilik Transit’e 25 kişi binerek gelmişler. Yani patpatımızın konforlu olduğunu bile söyleyebilirim. Karadeniz’in, sabahları her zaman ki gibi harika olan manzarasını izleyerek  tarlaya varıyoruz. Seyredemiyoruz sadece bakıyoruz, sabahın mahmurluğu hala üzerimizden geçmedi zira.

 

Annem öğle yemeği için hazırladığı kuru fasülye, pilav ev soğanın bulunduğu sepeti patpattan indiriyor. İşçiler de evlerinden (ev dediğime bakmayın, maalesef evimizin odunluktan bozma alt katında kalıyorlar) getirdikleri çıkınlarını indiriyorlar.

 

Fındık toplamaya başlıyoruz nihayet. Geceden yağan çiğ üstümüzü ıslatıyor. Ağustos’un ortasında üşüyoruz. Güneş çiğ taneciklerini buharlaştırıp havayı ısıtmaya başladığında Hasan -biz Haso deriz- üstündeki hırkayı çıkartıyor. Bu arada babası Haso’ya Kürtçe bir şeyler söylüyor. Sesinden kızgın olduğu anlaşılıyor.

 

- Ne oldu Haso, hala sigara  meselesi mi?

- Yok be gardaş. Hırkamın altında Ahmet Kaya tişörtü var ya ona sinirlendi. Geçen akşam köylünün biri “Sen pekakalı mısın lan?” diye çıkışmıştı bana tişörtü görünce. Onun için kızdı şimdi babam.

- Aman be Abuzer emmi “Hepimiz Ahmet Kaya’cıyız” diyorum.

- Diyarbakırlıymış adı Bahtiyar..” şarkıya başlıyorum. “ Hadisene be Haso sen de söyle.

- Suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar…

Haso’nun babası Abuzer -Ebu Zerr- emmi gülümsüyor şarkımız biterken.

 

- Sesin kuvvetsiz çıkıyor be gardaş hasta mısan?

- Yok be Haso’m, yatsı geç oluyor ya uykusuz kaldım.

- Vallah, biz cem ediyok.

- İyiymiş. -Gülüşüyoruz-

 

Haso ilkokul dörtten terk. Klişe tabir ile hayat üniversitesini bitirmiş. Kendisi söylemiyor bunu herkes gibi. Onunla üç gün bir arada kalınca tek tek anlıyorsunuz bitirdiği fakülteleri. O da diğer büyük kardeşleri gibi okuyamamış ve yine diğer büyük kardeşleri gibi küçük kardeşlerinin okumasını her şeyden fazla istiyor.

 

Fındık dallarının arasında oklarını yüzümüze yollayan güneş artık iyiden iyiye bunaltmaya başlıyor. Derken öğle yemeği vakti geliyor. Yemek sepetini patpatın yanından annemin olduğu yere indiriyorum. Annemin ayakları pek sağlam olmadığı için bayırı çıkamıyor. Kuru fasülye, pilav ve soğandan oluşan öğle yemeğimizi yerken gözüm 10 metre ötede oturan Hasoların yemeğine takılıyor istemeden. Yufka ekmeğinin arasına bulgur pilavı koyup karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Annemin yaptığı yemek de sadece bize yetecek kadar. Hasolar 11 kişi. Götürsem hiçbirine yetmez. Kuru fasülye-pilav yerken ilk defa utandığımı hissediyorum.

 

Yemekleri yedikten sonra tepedeki elma ağacının altına gidiyoruz. Haso’nun on beş yaşındaki kardeşi Şeyhmuz, kaçak çaylarımızı getiriyor. Çaysız yapamadıklarından yanlarında çaydanlıklarını da getiriyorlar. Tarlada taş üstünde fındık odunlarıyla demliyorlar çayı.

 

“Allah nasip ederse Fatma bacıyla ne zaman evleneceksin?” diyorum Abuzer emminin uzakta olduğunu kontrol ettikten sonra. “Parayı tamam etmeye çalışıyorum be gardaş. Bizim Viranşehir’de başlık denen  illet hala devam ediyor” diyor çayından büyükçe bir yudum alırken.

 

Derin birer off çekiyoruz. Haso’nun amcasının oğlu Mehmed’in tabakasından birer tütün sarıyoruz. Pek adetim değildir sigara içmek ama, Haso’yu ve sevdiği kızı düşününce ve onlar gibi bir çok sevgililerin olduğu aklıma gelince sigaradan başkası söndüremiyor içimdeki isyan ateşini. Sigara ve söndürmek ne acayip bir dünya…

 

Abuzer emmi öğle namazı için fındıklığın 100 metre ötesindeki çeşmeye gidince, fırsattan istifade elma ağacının altına uzanıyoruz.

 

- Haso gurban, bu zehirli kene midir ne belaysa işte çıktı çıkalı gönül rahatlığıyla ağaç gölgesinde uyuyamaz olduk.

- Bela deme be gardaşım. Allah’ın  can verdiği ve O’nun görevlendirdiği şu küçücük hayvana bela denir mi hiç? O kendisine emrolunanı yapıyor.

“Haklısın” diyebiliyorum sadece.

 

Namazını bitiren Abuzer emmi sorumluluğu altındaki işçilere dinlenme süresinin dolduğunu hatırlatarak kalkmalarını söylüyor.

 

- Kalk gardaş, kalk ben de seninle oturup yevmiyeme haram bulaştırmıyayım.

- Ne haramı be Haso, aramızda 3-5 saatin hesabı mı olur?

“Olsun bilader, ben Fatma’yı haram parayla nikahlamam” diyor Haso, Abuzer emmiye duyurmamaya çalışarak..

 

Üç beş metre öteden bir gülme sesi duyuyoruz ve aynı anda kafamızı oraya çeviriyoruz. Meğer Haso’nun 13 yaşındaki kız kardeşi Emine bizi dinliyormuş. Ablası Emine’nin kafasına vuruyor ve kızgın kızgın Kürtçe bir şeyler söylüyor. Belli ki ablası kardeşini güzel bir biçimde haşladı. Haso’nun suratı da pancar gibi oluyor.

Sırtına sertçe vurup, “Boş ver” diyorum: “Gel başlayalım şu ağacı toplamaya”.

 

Tekrardan fındık toplamaya koyuluyoruz. Güneş içimize işliyor. Tam sıcaktan bayılmak üzereyken sol taraftan yükselen yanık ses içimizi ferahlatıyor. Yanık ses ve ferahlamak! Dünya gerçekten acayip.

 “Daye, Dayeee….”

Mehmed türküsünü bitiriyor.

“Sesine gurban be emmoğlu” diyor Haso Mehmed’e.

 

Tam da güneşin bayıltıcı tesirinden kurtulduk derken “dayıbaşı” denen, Kemal Sunal filmlerindeki “faşo aga” kılıklı bir adam çıkıp geliyor, serinlemiş ortamı buz gibi soğutarak. Abuzer emmiye sert bir üslüpla bir şeyler söyleyip gidiyor. Abuzer emmi sadece kafasıyla tasdik ediyor söylenilenleri.

 

“Ne dedi?” diyorum Haso’ya. “Parayı alır almaz istiyormuş komisyonu deyyus” diyor ve ardından annemin yanımızda olduğunu hatırlayarak söylediği söz için annemden özür diliyor.

- Ne komisyonu?

- Herkes aldığı on liranın bir lirasını bu adama verir.

- Niçin? Ama bu para sizin hakkınız.

- Bize işi o ayarlıyor ya komisyon alıyor.

 

“Ben bunun sadece Yeşilçam’ın zalim ağa filmlerinde olduğunu sanıyordum” diyemiyorum; “Sen de tam bir şehir bebesiymişsin” demesinler diye.

 

“Abuzer emmi başka iş yok muydu? Ne diye para veriyorsunuz bu adamlara?” diyorum.

“ Olsa” diyor derinlerden gelen bir sesle. Sorduğum sorudan utanıyorum ve susuyorum.

 

Canımız iyice sıkılıyor. Akşamı zor ediyoruz. Bütün günün yorgunluğunun üstüne Haso, Mehmed ve ben fındıkları koyduğumuz yem çuvallarını bayırdan yukarıya çıkartıyoruz ve patpata yüklüyoruz. Amma yorucu iş!

 

Patpatı yükleme işlemini bitirdikten sonra artık eve gitme vaktinin geldiğini söylüyor Abuzer emmi. Annem ve diğer kadınları çuvalların üzerine bindirip yola koyuluyorum. Haso ve diğer erkekler eve yürüyerek gidiyorlar. Patpatla giderken yolların kenarlarındaki fındık dalları yüzümüzü çiziyor. Ama kimsenin aldırış ettiği yok.

 

Eve vardığımızda Haso’lar bizi kapıda karşılıyor.

- Yine geçtin beni be Hasom.

- Bütün kestirmeleri öğrendim artık sana geçiş yok.

 

Bütün yorgunluğumuza rağmen gülüyoruz.

 

Annem ve ben evimizdeki banyoda, işçilerse odunluktan bozma evin sağ köşesindeki dört tane kontraplaktan yapılmış banyoda emeğimizin mahsülü olan terimizi ve günün yorgunluğunu akan suyla beraber atıyoruz. Akşam namazını kılıp dışarıya çıkıyorum. Evde işçilerin aşçısı olarak kalan Zeynep teyze 3 tane küçük çocuktan fırsat bularak güzinenin üstünde yaptığı sıcacık yufkadan veriyor. “Eline sağlık teyzecim” diyorum, Türkçe anlamadığını bildiğim halde. “Nasıl olsa anlar” diyorum içimden.

 

Yufkayı yerken Zeynep teyze halimi hatrımı soruyor. “Çavayi gurban”.

“Başım” diyebiliyorum, Haso’dan öğrendiğim kadarıyla.

 

Haso dışarıya çıkma sebebimi hemen anlıyor. Bazı akşamları 15-20 dakika halay çekiyor işçi kardeşler. Herhalde vazgeçemiyorlar halay çekmekten diye düşünüyorum. Hemen 4 erkek bir araya geliyor. Şeyhmuz da teybe kaseti koyuyor.

“ Lorke lorke lorke hanım ey lorke…”

 

Sevinçli bir şekilde, “İşte böyle, Allah’ına gurban” diyor Haso, halay çekmeyi öğrendiğimi görünce.


 (19.07.2008) Salih Demirhan, Kurtuba 37

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Dark-Angel.jpg "İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar"

Kategorilerim

  • "La"
  • Aile
  • Akaid
  • Anlama çabası
  • Ayetler [Konulu Rehber]
  • Biyografiler
  • Dua
  • Edebi Yazılar
  • Felsefe / Düşünmek / Yaşamak
  • Güzel sözler
  • Haber
  • Kur'an-i Kavramlar
  • Kuran-i Kerim ve tefsir
  • Kutuphane - Roportaj
  • Makale & Köşe yazıları
  • Musa ŞİMŞEKÇAKAN
  • Müzik
  • Psikoloji & Psikiyatri
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Siir
  • Sinema & Festivaller, Belgesel ve Dizi
  • Sosyoloji
  • Tarih
  • İslami bilgiler ve yazılar
  • Şükrü HÜSEYİNOĞLU
  • ümit'in savruk kelimeleri
  • Bağlantılarım

    İLMİHAL I - II
    al-islam
    fikriyat
    Osmanlıca
    Felsefe
    Doğu Edebiyatı
    Körpe Kalemler
    Bilim
    Arapça Öğreniyorum
    Kur'an-i Hayat [Hayatın inşası için]
    Kur'an Nesli
    Ten Kafesi
    Otuzuncu Harf
    Kongre, sempozyum ve seminer takvim sitesi
    Evliliğe İlk Adımı Atarken :)
    Kurtuba Dergisi [ Özgürlüge...]
    Müsvedde
    Herkül
    Yeni Ümit [Dini Ilimler ve Kültür Dergisi]
    Cemaat
    RuZiGaR
    gitarTELİ
    Loreena Mckennitt
    Asude (zehra Öztürk) Tezhip Sanatı

    ...

    Kısa mesaj...

    İlgili aramalar: müzik - yılmaz erdoğan etme -  yılmaz erdoğan -  etme -  mevlana