
“Esselatü hayrün minennevm
Esselatü hayrün minennevm.”
- Oğlum kalk hadi sabah oldu.
- Off, yine mi dede ya?
Tekrarlanmasına üzüldüğüm şey elbette sabah namazı değil. Sabah ezanı benim gibiler; yani fındık toplayanlar için kalk borusu hükmünde. Dedemin uzun uğraşları her zamanki gibi sonuç veriyor. Homurdanarak yatağımdan kalkıyorum. Abdest almak için lavaboya gidiyorum, salına salına. Ellerimi yıkarken aynaya bakıyorum. Gözlerimin altı morarmış. Ellerim ise- o bütün yıl boyunca kalem tutan ellerim- bir haftalık yoğun iş temposunun sonucu olarak hafiften nasır tutmuş. Aynada kendime bakınca ne kadar da çirkin olduğumu tekrardan fark ediyorum.
Sonra böyle düşündüğüm için pişmanlık duyuyorum ve Allah’ın bahşettiği bu surete şükrederek sabah namazını kılıyorum.
- Kuzum (annem bana böyle seslenir) gel kahvaltıya otur geç kalacağız.
- Daha duamı bile tamamlamadım anne!
- Çayını içerken tamamlarsın, gel…
Eğer anne çağırıyorsa namazda bile olsam gitmem gerektiğini anımsıyorum ve seccademi toplayıp arka balkona kahvaltımı yapmak üzere gidiyorum. Alelacele peynir, zeytin, ekmek ve çaydan oluşan -benim gözümde sadece kuşsütünün eksik olduğu- kahvaltımı tamamlıyorum.
Kahvaltımı bitirdikten sonra buzluktaki suları alarak patpatı çalıştırmak üzere evden çıkıyorum. (Bu patpat gerçekten mucizevi bir araç. Su pompalamada kullanan motorun ve hurdaya çıkartılmış Hacı Muratların mekanik aksamının birleştirilmesiyle ortaya çıkan Türk icadı. Arkasında da küçük bir römork var. Yani küçük bir traktör. Allah aşkına bu aletin yolda gitmesi mucizevi değil mi?)
Patpatı çalıştırırken Kürt kardeşlerimin hazırlanmış olduklarını gördüm. Normalde en fazla 7 kişi alabilecek patpata 13 kişi binerek ağır aksak yola koyuluyoruz. Patpat sanki çok sıkışık gibi. Gerçi buna da şükür. İşçi olarak gelen kardeşlerimiz 20 milyonluk -yeni tabirle ytl’lik- yevmiye için, ta Urfa’dan 14 kişilik Transit’e 25 kişi binerek gelmişler. Yani patpatımızın konforlu olduğunu bile söyleyebilirim. Karadeniz’in, sabahları her zaman ki gibi harika olan manzarasını izleyerek tarlaya varıyoruz. Seyredemiyoruz sadece bakıyoruz, sabahın mahmurluğu hala üzerimizden geçmedi zira.
Annem öğle yemeği için hazırladığı kuru fasülye, pilav ev soğanın bulunduğu sepeti patpattan indiriyor. İşçiler de evlerinden (ev dediğime bakmayın, maalesef evimizin odunluktan bozma alt katında kalıyorlar) getirdikleri çıkınlarını indiriyorlar.
Fındık toplamaya başlıyoruz nihayet. Geceden yağan çiğ üstümüzü ıslatıyor. Ağustos’un ortasında üşüyoruz. Güneş çiğ taneciklerini buharlaştırıp havayı ısıtmaya başladığında Hasan -biz Haso deriz- üstündeki hırkayı çıkartıyor. Bu arada babası Haso’ya Kürtçe bir şeyler söylüyor. Sesinden kızgın olduğu anlaşılıyor.
- Ne oldu Haso, hala sigara meselesi mi?
- Yok be gardaş. Hırkamın altında Ahmet Kaya tişörtü var ya ona sinirlendi. Geçen akşam köylünün biri “Sen pekakalı mısın lan?” diye çıkışmıştı bana tişörtü görünce. Onun için kızdı şimdi babam.
- Aman be Abuzer emmi “Hepimiz Ahmet Kaya’cıyız” diyorum.
- Diyarbakırlıymış adı Bahtiyar..” şarkıya başlıyorum. “ Hadisene be Haso sen de söyle.
- Suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar…
Haso’nun babası Abuzer -Ebu Zerr- emmi gülümsüyor şarkımız biterken.
- Sesin kuvvetsiz çıkıyor be gardaş hasta mısan?
- Yok be Haso’m, yatsı geç oluyor ya uykusuz kaldım.
- Vallah, biz cem ediyok.
- İyiymiş. -Gülüşüyoruz-
Haso ilkokul dörtten terk. Klişe tabir ile hayat üniversitesini bitirmiş. Kendisi söylemiyor bunu herkes gibi. Onunla üç gün bir arada kalınca tek tek anlıyorsunuz bitirdiği fakülteleri. O da diğer büyük kardeşleri gibi okuyamamış ve yine diğer büyük kardeşleri gibi küçük kardeşlerinin okumasını her şeyden fazla istiyor.
Fındık dallarının arasında oklarını yüzümüze yollayan güneş artık iyiden iyiye bunaltmaya başlıyor. Derken öğle yemeği vakti geliyor. Yemek sepetini patpatın yanından annemin olduğu yere indiriyorum. Annemin ayakları pek sağlam olmadığı için bayırı çıkamıyor. Kuru fasülye, pilav ve soğandan oluşan öğle yemeğimizi yerken gözüm 10 metre ötede oturan Hasoların yemeğine takılıyor istemeden. Yufka ekmeğinin arasına bulgur pilavı koyup karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Annemin yaptığı yemek de sadece bize yetecek kadar. Hasolar 11 kişi. Götürsem hiçbirine yetmez. Kuru fasülye-pilav yerken ilk defa utandığımı hissediyorum.
Yemekleri yedikten sonra tepedeki elma ağacının altına gidiyoruz. Haso’nun on beş yaşındaki kardeşi Şeyhmuz, kaçak çaylarımızı getiriyor. Çaysız yapamadıklarından yanlarında çaydanlıklarını da getiriyorlar. Tarlada taş üstünde fındık odunlarıyla demliyorlar çayı.
“Allah nasip ederse Fatma bacıyla ne zaman evleneceksin?” diyorum Abuzer emminin uzakta olduğunu kontrol ettikten sonra. “Parayı tamam etmeye çalışıyorum be gardaş. Bizim Viranşehir’de başlık denen illet hala devam ediyor” diyor çayından büyükçe bir yudum alırken.
Derin birer off çekiyoruz. Haso’nun amcasının oğlu Mehmed’in tabakasından birer tütün sarıyoruz. Pek adetim değildir sigara içmek ama, Haso’yu ve sevdiği kızı düşününce ve onlar gibi bir çok sevgililerin olduğu aklıma gelince sigaradan başkası söndüremiyor içimdeki isyan ateşini. Sigara ve söndürmek ne acayip bir dünya…
Abuzer emmi öğle namazı için fındıklığın 100 metre ötesindeki çeşmeye gidince, fırsattan istifade elma ağacının altına uzanıyoruz.
- Haso gurban, bu zehirli kene midir ne belaysa işte çıktı çıkalı gönül rahatlığıyla ağaç gölgesinde uyuyamaz olduk.
- Bela deme be gardaşım. Allah’ın can verdiği ve O’nun görevlendirdiği şu küçücük hayvana bela denir mi hiç? O kendisine emrolunanı yapıyor.
“Haklısın” diyebiliyorum sadece.
Namazını bitiren Abuzer emmi sorumluluğu altındaki işçilere dinlenme süresinin dolduğunu hatırlatarak kalkmalarını söylüyor.
- Kalk gardaş, kalk ben de seninle oturup yevmiyeme haram bulaştırmıyayım.
- Ne haramı be Haso, aramızda 3-5 saatin hesabı mı olur?
“Olsun bilader, ben Fatma’yı haram parayla nikahlamam” diyor Haso, Abuzer emmiye duyurmamaya çalışarak..
Üç beş metre öteden bir gülme sesi duyuyoruz ve aynı anda kafamızı oraya çeviriyoruz. Meğer Haso’nun 13 yaşındaki kız kardeşi Emine bizi dinliyormuş. Ablası Emine’nin kafasına vuruyor ve kızgın kızgın Kürtçe bir şeyler söylüyor. Belli ki ablası kardeşini güzel bir biçimde haşladı. Haso’nun suratı da pancar gibi oluyor.
Sırtına sertçe vurup, “Boş ver” diyorum: “Gel başlayalım şu ağacı toplamaya”.
Tekrardan fındık toplamaya koyuluyoruz. Güneş içimize işliyor. Tam sıcaktan bayılmak üzereyken sol taraftan yükselen yanık ses içimizi ferahlatıyor. Yanık ses ve ferahlamak! Dünya gerçekten acayip.
“Daye, Dayeee….”
Mehmed türküsünü bitiriyor.
“Sesine gurban be emmoğlu” diyor Haso Mehmed’e.
Tam da güneşin bayıltıcı tesirinden kurtulduk derken “dayıbaşı” denen, Kemal Sunal filmlerindeki “faşo aga” kılıklı bir adam çıkıp geliyor, serinlemiş ortamı buz gibi soğutarak. Abuzer emmiye sert bir üslüpla bir şeyler söyleyip gidiyor. Abuzer emmi sadece kafasıyla tasdik ediyor söylenilenleri.
“Ne dedi?” diyorum Haso’ya. “Parayı alır almaz istiyormuş komisyonu deyyus” diyor ve ardından annemin yanımızda olduğunu hatırlayarak söylediği söz için annemden özür diliyor.
- Ne komisyonu?
- Herkes aldığı on liranın bir lirasını bu adama verir.
- Niçin? Ama bu para sizin hakkınız.
- Bize işi o ayarlıyor ya komisyon alıyor.
“Ben bunun sadece Yeşilçam’ın zalim ağa filmlerinde olduğunu sanıyordum” diyemiyorum; “Sen de tam bir şehir bebesiymişsin” demesinler diye.
“Abuzer emmi başka iş yok muydu? Ne diye para veriyorsunuz bu adamlara?” diyorum.
“ Olsa” diyor derinlerden gelen bir sesle. Sorduğum sorudan utanıyorum ve susuyorum.
Canımız iyice sıkılıyor. Akşamı zor ediyoruz. Bütün günün yorgunluğunun üstüne Haso, Mehmed ve ben fındıkları koyduğumuz yem çuvallarını bayırdan yukarıya çıkartıyoruz ve patpata yüklüyoruz. Amma yorucu iş!
Patpatı yükleme işlemini bitirdikten sonra artık eve gitme vaktinin geldiğini söylüyor Abuzer emmi. Annem ve diğer kadınları çuvalların üzerine bindirip yola koyuluyorum. Haso ve diğer erkekler eve yürüyerek gidiyorlar. Patpatla giderken yolların kenarlarındaki fındık dalları yüzümüzü çiziyor. Ama kimsenin aldırış ettiği yok.
Eve vardığımızda Haso’lar bizi kapıda karşılıyor.
- Yine geçtin beni be Hasom.
- Bütün kestirmeleri öğrendim artık sana geçiş yok.
Bütün yorgunluğumuza rağmen gülüyoruz.
Annem ve ben evimizdeki banyoda, işçilerse odunluktan bozma evin sağ köşesindeki dört tane kontraplaktan yapılmış banyoda emeğimizin mahsülü olan terimizi ve günün yorgunluğunu akan suyla beraber atıyoruz. Akşam namazını kılıp dışarıya çıkıyorum. Evde işçilerin aşçısı olarak kalan Zeynep teyze 3 tane küçük çocuktan fırsat bularak güzinenin üstünde yaptığı sıcacık yufkadan veriyor. “Eline sağlık teyzecim” diyorum, Türkçe anlamadığını bildiğim halde. “Nasıl olsa anlar” diyorum içimden.
Yufkayı yerken Zeynep teyze halimi hatrımı soruyor. “Çavayi gurban”.
“Başım” diyebiliyorum, Haso’dan öğrendiğim kadarıyla.
Haso dışarıya çıkma sebebimi hemen anlıyor. Bazı akşamları 15-20 dakika halay çekiyor işçi kardeşler. Herhalde vazgeçemiyorlar halay çekmekten diye düşünüyorum. Hemen 4 erkek bir araya geliyor. Şeyhmuz da teybe kaseti koyuyor.
“ Lorke lorke lorke hanım ey lorke…”
Sevinçli bir şekilde, “İşte böyle, Allah’ına gurban” diyor Haso, halay çekmeyi öğrendiğimi görünce.
(19.07.2008) Salih Demirhan, Kurtuba 37