"Lâ"

1/7/2009 - biraz tefekkür




Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur;
yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile.
Onlara bir iyilik dokunsa:
"Bu Allah'tandır" derler;
onlara bir kötülük dokunsa:
"Bu sendendir" derler.
De ki:
"Tümü Allah'tandır."
Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamağa çalışmıyorlar?


nisa > 78






Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır;
diriltir ve öldürür.
Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.

tevbe > 116


De ki:
"Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."



en'am >162

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/4/2009 - Adalet'in önemi!

Kur'an > Sure Enbiya> Ayet 47

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.(1)



1. Bkz. A'raf an: 8-9. Bu "terazi"nin gerçek yapısını anlamak bizim için çok zordur. Fakat yine de bu "terazi"nin maddi şeyler değil, insanın amellerini ölçeceği ve bir insanın günahkar mı, dürüst mü ve ne kadar günahkar ve dürüst olduğunu tespit etmeye yarayacağı açıktır.


----------------------------------------------------------------------------------------------
Kur'an > Sure A'raf> Ayet 8

8- O gün tartı haktır.(8) Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır.


8. "O gün tartı hakla (gerçekle) bir tutulacaktır." Hesap günü kurulacak Allah'ın mizanında haktan başka hiçbir şeyin ağırlığı olmayacak ve tabii bütün ağırlığı olan da yalnız hak olacaktır. Kişinin yükü hakla yakınlığı oranında ağır ya da hafif gelecektir. İnsan, beraberinde getirdiği hakkın ağırlığı ile tartılacak ve sadece onun ölçüsüyle hesaba çekilecektir. Sahte hayat ve onun fayda vermeyen uzunluğu ve görünen şa'şaalı işleri, adelet kefesinde hiçbir geçerli ağırlığa sahip olmayacaktır. Bâtıla uyanların amelleri o terazide tartıldığı zaman, hayatlarının o "muhteşem" işleri olarak kabul ettikleri şeylerin hiç de bir anlam taşımadıklarını bizzat kendi gözleriyle göreceklerdir. Bu husus Kehf suresi, 103-105. ayetlerde de ifade edilmektedir: "Yaptıkları şeylerin doğru olduğu zannı ile, ömürleri boyunca bütün çabalarını bâtıl yollarda harcayan kimseler zarara uğrayanlardır. İşte onlar Rablerinin ayetlerine ve O'na kavuşmaya inanmayan, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir, binaenaleyh kıyamet günü onlara hiç değer vermeyeceğiz.


Kur'an > Sure A'raf> Ayet 9

9- Kimin de tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana(9) uğratanlardır.


9. Başka bir ifade ile, insanın amelleri iki sınıfa ayrılır, olumlu ve olumsuz. Hakkı bilmek, tanımak, onu izlemek ve onun gerektirdiği eylemlerde bulunmak olumlu tarafta yer alacaktır. Nitekim ahirette bir değer ve öneme haiz fiiller de yalnız bunlar olacaktır. Buna karşılık gerçeği, görmezlikten gelmek veya reddetmek, ya da başka bir yaratığın veya şeytanların isteklerine uymak ve bu yanlış yola kendini vermek, olumsuz ameller zümresine dahildir. Bir tarafta olan eylem ve hareketler sadece değersiz olmakla kalmayacak, aynı zamanda diğer doğru ve hak amellerin de değerini düşürecektir.
Yukardaki ifadeden, ahiretteki kurtuluşun, insanın işlediği salih amellerin kötü amellerinden daha ağır basmasına bağlı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kötü işleri, salih amellerinden daha ağır gelen kimsenin hali, bütün varını yoğunu, borçlarını ödemek için verip de hâlâ borçlu kalan bir müflisin durumuna benzer.


TEFHİMU'L KUR'AN
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/4/2009 - Hakk'ın önemi!

Kur'an > Sure Bakara> Ayet 26

Şüphesiz Allah, bir sivrisineği olsun, ondan üstün olanını olsun (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez.(28) Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden hak olduğunu bilirler; küfredenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamıştır?" derler.(29) (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete ulaştırır. O bununla ancak fasıkları saptırır.(30)


28. 23. ayetten itibaren ele alınan Kur'an'ın sahih ve güvinilir bir kaynaktan geldiği konusunun devamı niteliğinde, burada bir itiraza cevap veriliyor. (Burada adı geçmeyen) İtiraz şudur: Eğer Kur'an Allah'ın kitabı olsaydı, sivrisinek, örümcek, karınca, sinek, arı vs. gibi basit şeyleri misâl olarak alıp açıklamalar yapmazdı.

29. Gerçeği anlamak istemeyen ve Hakk'ı araştırmayan kimseler bu misâllere takılıp kalırlar; bunlardan yanlış sonuçlar çıkarırlar ve bunların ne kadar küçük ve önemsiz yaratıklar olduklarıdır. Bu mishallele verilmek istenen dersi kavrayamazlar. Diğer taraftan Hakk'ı arayanlar, bu misâldeki hikmeti düşünerek araştırırlar ve bu yüce hikmetlerin Allah katından olduğu konusunda şüpheden arınırlar.

30. Metinde geçen "fasik" kelimesi "isyan eden" anlamına gelir. Demek ki, Allah tarafından konulan sınırları aşan kimseler kastedilmektedir.



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kur'an > Sure Nisa> Ayet 105
Şüphesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik.(140) (Sakın) Hainlerin savunucusu olma.


140. 105-115. ayetlerde o dönemde meydana gelen bir olayla ilgili çok önemli noktalara değiniliyor.
Ensar'ın Beni Zafer kabilesinden Te'ame veya Beşir bin Ubeyrik denilen bir adam vardı. Te'ame başka bir ensarın zırhını çalmış ve bir Yahudinin evine gizlenmişti. Bir hırsızlıkla ilgili soruşturma başladığında zırhın sahibi meseleyi Hz. Peygamber'e (s.a) götürdü ve O'na Te'ame'den şüphelendiğini söyledi. .
Fakat suçlu olan Te'ame, akrabaları ve Beni Zafer kabilesinden birçok kişi işbirliği yapıp suçu, suçsuz olduğunu savunan Yahudinin üzerine yıktılar. Te'ame'nin akrabaları Yahudiye suçlamayı sürdürerek şöyle söylediler: "Hakkın düşmanı olan, Allah ve Rasûlü'ne inanmayan bir Yahudinin sözüne güvenilmez. Oysa biz müslümanız ve güvenilir kişileriz, o halde bizim sözümüze inanılmalı." Hz. Peygamber (s.a) tabiî olarak, doğru gibi görünün bu iddiadan etkilendi; neredeyse Te'ame'yi beraat ettirip Yahudi aleyhine hüküm verecekti ki bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir vahiy aldı.
Hz. Peygamber (s.a) bir hâkim olarak kendi önüne getirilen delillere göre hüküm verecek olsaydı suçlu sayılmazdı. Çünkü hâkimler, kendi önlerine getirilen delillere göre hüküm vermelidirler ve bazen insanlar olayı yanlış aksettirerek kendi lehlerine hüküm verilmesini sağlamayı başarabilirler. Fakat meselenin bir yönü daha vardır: Eğer Hz. Peygamber (s.a) İslâm ile Küfür arasında kıyasıya bir çatışmanın hüküm sürdüğü o dönemde Yahudinin aleyhine hüküm verseydi, İslâm düşmanları O'nun, İslâm toplumunun ve İslâm davetinin aleyhinde kuvvetli bir manevî silah ele geçirmiş olacaklardı. İslâm aleyhinde sıkı bir propagandaya girişip: "Müslümanlar arasında hiç adalet yoktur. Bu Yahudi aleyhine verilen hükümden de anlaşılacağı üzere, onlar her ne kadar önyargı ve kavmiyetçiliğin aleyhinde gibi görünüyorlarsa da önyargılı ve kavmiyetçidirler." diyeceklerdi. Bu nedenle Allah, müslümanları bu tehlikeden uzaklaştırmak için meseleye doğrudan müdahale etmiştir.
Bu pasajda (105-115. ayetler) bir taraftan kendi kabilelerinden suçlu olan kişinin suçunu gizlemeye çalışan müslümanlar, kavmiyetçilikleri nedeniyle sert bir şekilde azarlanıyorlar, diğer taraftan bütün müslümanlara kavmiyet ve kabile endişelerinin adaleti engellememesi gerektiği öğretiliyor. Bir kimsenin, haksız olduğu halde kendi grubundan bir kişiyi savunup, haklı olduğu halde karşı gruptan bir kimseyi suçlaması apaçık bir ihanettir.



TEFHİMU'L KUR'AN
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/4/2009 - Nuh Suresi ve Tefsiri





Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1- Hiç şüphesiz, biz Nuh'u; "Kavmini, onlara acı bir azab gelmeden evvel uyarıp-korkut" diye kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik.(1)

2- O da dedi ki: "Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum."

3- "Allah'a kulluk edin, O'ndan korkup-sakının ve bana itaat edin."(2)

4- "Ki günahlarınızı bağışlasın (3) ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin.(4) Elbette Allah'ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez.(5) Bir bilmiş olsaydınız.(6)

5- Dedi ki: (7) "Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum."

6- "Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."(8)

7- "Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için(9) her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler(10) ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler."(11)

8- "Sonra ben onları açıktan açığa da davet ettim."

9- "Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim."

10- "Bundan böyle" dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.

11- "(Öyle yapı ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın."

12- "Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin."(12)

13- "Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vekarı ummuyorsunuz?"(13)

14- "Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır."(14)

15- "Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?"

16- "Ve ayı da bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."

17- "Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi."(15)

18- "Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır."

19- "Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı."

20- "Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip-dolaşırsınız, diye."

21- Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular."

22- "Ve büyük büyük hileli-düzenler kurdular."(16)

23- "Ve dediler ki: -Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın ne Vedd'i, ne Suva'ı, ne Yeğus'u, ne Ye'ûk'u ve ne de Nesr'i."(17)

24- "Böylece onlar, çoğu kimseyi şaşırtıp-saptırdılar. Sen de o zalimlere sapıklıktan başkasını arttırma."(18)

25- Bunlar, hataları dolayısıyla suda boğuldular, sonra ateşe sokuldular.(19) O zaman da Allah'ın dışında hiç bir yardımcı bulamadılar.(20)

26- Nuh "Rabbim, yer yüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi.

27- "Çünkü sen onları bırakacak olursan, senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükte sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar."

28- "Rabbim, beni, annemi-babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalim olanlara da yıkımdan başkasını arttırma"

AÇIKLAMA

1. Yani, onlara, eğer yapmakta oldukları sapıklık ve ahlakî suçlardan vazgeçmezlerse Allah'ın indinde azaba müstehak olacakları haberini ver. Öte yandan bu azaptan kurtulmak için hangi yolu takip edeceklerini de onlara göster.

2. Birincisi Allah'a ibadet, ikincisi takva, ve üçüncüsü Rasul'e itaat. İşte Hz. Nuh, risaleti tebliğe başladığında kavmini bu üç şeye davet etmişti. Allah'a ibadetin anlamı; başkalarına ibadet etmeyi bırakarak yalnızca O'na ibadette bulunmak ve O'nun emirlerini yerine getirmektir. Takva'dan kasıt; Allah'ın hoşnut olmadığı bütün işlerden -ki o ameller Allah'ın azabına sebep olur- sakınmak ve Allah'tan korkarak yaşamaktır. Üçüncü olarak "Bana itaat edin" den kasıt. "Benim size Allah'ın Rasulü olarak tebliğ etmekte olduğum emirlere itaat edin" demektir.

3. Burada "Sizin günahlarınızı bağışlar" denilmektedir. Bu demek değildir ki Allah sizin bazı günahlarınızı bağışlayacaktır. Bundan kasıt aslında şudur: Eğer bu size takdim edilen üç şeyi kabul ederseniz o zaman daha önce yaptığınız bütün günahlar affedilecek demektir. Buradaki (men) "ba'ziyet" (bazılık) için değilde (an) manasında kullanılmıştır.

4. Yani eğer siz bu üç şeyi kabul ederseniz Allah size normal bir yaşama müddeti verecektir.

5. Bu belli bir süreden kasıt, Allah'ın tayin ettiği azab vaktidir. Bunun hakkında Kur'an'da pekçok açıklıklar getirilmiştir. Bir kavim için azabına karar kılınmışsa ondan sonra artık iman etseler de af olunmayacaklardır.

6. Yani, "Benim vasıtamla Allah'ın mesajı size ulaştıktan sonra size verilen bu müddetin aslında iman etmeniz için size tanınan mühlet olduğunu" bir anlasanız. İşte bu müddet bittikten sonra artık Allah'ın azabından hiç kurtulma şansınız yoktur. O zaman ise telaşla hemen iman etmeye çalışacak ve azabın nazil olmasını beklemeyeceksiniz.

7. Aradaki uzun bir tarihi dönem atlanarak Hz. Nuh'un risaletinin son dönemlerinde Allah'a (c.c) sunduğu arz-ı hali nakledilmektedir.

8. Yani, ben onlara ne kadar çağrıda bulunduysam onlar da o kadar benden kaçtılar.

9. Bu mevzudan da isyanlarını bırakarak af dilemeleri ve ancak o zaman Allah'ın onları affedeceği kendiliğinden anlaşılmaktadır.

10. Yani, onlar yüzlerini saklamaktalar. Bundan şu anlaşılabilir: Onlar, değil Hz. Nuh'un davetine kulak vermek, onun yüzüne bile bakmak istemiyorlardı. Ya da bunu, Nuh (a.s) yanlarından geçerken onları tanımasın ve onları davet etmesin diye yapıyorlardı. Şimdi de aynı tavrı Mekke'deki kafirler Allah Rasulü'ne karşı gösteriyorlardı. Hud Suresi 5. ayette bu tavır şöyle izah ediliyor: "Haberiniz olsun, gerçekten onlar ondan gizlenmek için haktan kaçınır yan çizerler, haberiniz olsun, onlar örtülerine büründükleri zaman, Allah, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilmektedir." (İzah için bkz. Hud an: 5-6.) 

11. Buradaki kibirden anlaşılan şudur: Onlar hakka boyun eğmeyi ve Allah Rasulü'nün uyarılarını kabul etmeyi kendileri için şeref kırıcı bir şey olarak görüyorlardı. Mesela, tıpkı salih bir kimsenin bir şahsa bazı nasihat ve tembihlerde bulunmasına karşılık o kimsenin dudak bükerek dönüp gitmesi gibi. Yani, o kibri yüzünden nasihatleri kabul etmemektedir.


12. Kur'an-ı Kerim'in pekçok diğer ayetlerinde de açıklandığı gibi, Allah'a isyan eden için sadece ahiret değil, bu dünya da dar gelecektir. Öte yandan, eğer bir topluluk inkâr yerine iman eder, takvaya ve Allah'ın emirlerine itaat ederse sadece ahirette değil, bu dünyada da onun üzerine Allah'ın nimetleri yağacaktır. Taha Suresi'nde buyruluyor ki: "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için bu dünya dar olacak ve kıyamet günü kör olarak haşrolunacaktır" (Ayet 124) . Maide Suresi'nde de buyuruluyor ki: "Eğer bu Ehl-i Kitap, Tevrat, İncil ve Rablerinin gönderdiği diğer semavi kitapları gereğince yerine getirselerdi muhakkak ki üzerlerine rızık yağacak ve yer altından da rızık kaynayacaktır." (Ayet 66) Araf Suresi'nde ise buyuruluyor ki: "Eğer o ülkelerin halkları inanıp sakınsalardı, şüphesiz üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık" (Ayet 96) Hud Suresi'nde Hud (a.s) kendi kavmine şöyle hitap etmiştir: "Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, O'na tevbe edin, sağanak (bol nimetler, yağmurlar) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. (Ayet:52) Ayrıca Peygamber (s.a) sıfatıyla yine Hud Suresi'nde Mekke ehline şöyle hitap edilmişti; "Rabbinizden bağışlanma dileyin, O'na tevbe edin.
O da sizi, bir vakte kadar bu dünyada güzel bir meta ile metalandırsın." (Ayet 3) . Bir hadisi şerifte de Allah Rasulü Kureyşlilere şöyle seslenmişti; Bir kelimedir ki; eğer onu kabul ederseniz Arab'a da Acem'e de galip gelirsiniz. İzah için bkz. Maide an: 96; Hud an: 3; ve 57; Taha an: 105; ve Saad Suresi'nin girişi.
Kur'an'ın bu aynı hidayetine uyarak bir kere Hz. Ömer kıtlık yüzünden yağmur duasına çıkmış ve sadece istiğfar etmekle yetinmişti. Herkes "Ey müminlerin emiri; yağmur için dua etmedini<_script /><_script />z" diye hatırlatınca "Ben semanın yağmur gelen kapılarını vurdum" buyurmuştu. Sonra da Nuh Suresi'nin bu ayetini okumuştu. (İbn Cerir ve İbn Kesir) Bir kere Hasan Basri'nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikayet etti. O da O'na "Allah'a istiğfar et" dedi. Başka bir şahıs mali sıkıntılarından, bir diğeri çocuğunun olmamasından, bir başkası da arazisinin verimli olmayışından şikayetçi oldular. Her birine aynı cevabı, "Allah'a istiğfar ediniz," karşılığını verdi. Bu sefer orada bulunanlar "Herkese aynı şeyi söylüyorsun" dediklerinde ise cevap olarak Nuh Suresi'nin bu ayeti okundu (Keşşaf.) 

13. Yani bunlar, bu dünyanın bu küçük reislerinin önderlerinin vs. şereflerini rencide edecek bir hareket yapsalar bunu çok tehlikeli buluyorlar ama Alemlerin Rabbi olan Allah'ın da bir şerefi olduğunu hiç düşünmüyorlar. O'na karşı geliyorsunuz. O'nun ilahlığına başkalarını da ortak ediyorsunuz, ve de O'nun, sizi bu yüzden cezalandıracağından hiç çekinmiyorsunuz.

14. Yani, yaratılışın muhtelif aşamaları geçildikten sonra sizi bu halinize getirdik. Önce siz anne ve babanızın sulbünde ayrı ayrı sperm haline idiniz. Ondan sonra Allah'ın kudreti, iki nutfeyi bir araya getirmiş ve sizin hamlinize karar kılmıştı. Bilahare sizi annenizin karnında merhale merhale geliştirerek bir insan haline getirmiş, bu dünyada bir insan olarak ihtiyacınız olan bütün güç ve kuvvetleri size yerleştirmişti. Sonra da can sahibi bir bebek olarak sizi ana rahminden dünyaya getirdi ve her an sizin bu durumunuzu tekamül ettirdi, geliştirdi. Ta ki siz artık bir genç insan oldunuz. Hayatınız süresince değişik merhaleler gördünüz. Bütün bu merhalelerde siz hep Allah'ın elinde idiniz. Eğer O isteseydi sizin hamliniz karar kılınmazdı. Sizin yerinize başka bir kişi orada karar kılınırdı. Ve yine eğer O isteseydi sizi ana karnında sağır, kör, dilsiz ve kötürüm ederdi, ya da akılsız ederdi. Eğer O isteseydi sizi bu dünyada başka bir surette yaratır veya doğduktan sona sizi helak edebilirdi. Bütün bunlar için Allah'ın bir işareti kafiydi. İşte o kadar çaresizsiniz ki, O'na karşı yaptığınız her türlü küstahlığa rağmen nasıl olur da kurtulacağınızı zannedersiniz. Her türlü nankörlük ve isyankarlığı yaparsınız da bunlardan dolayı bir ceza görmeyeceğinizi mi sanırsınız?

15. Burada, insanın yaratılışı ile bitkilerin yaratılışı arasında benzetme yapılmaktadır. Tıpkı nasıl yeryüzünde önce bitki yok iken Allah onları bitirdiyse, insanı da öyle meydana getirmişti.

16. Mekr'den murad, kavmin önder ve ileri gelenlerinin Nuh'a (a.s) karşı halkı kandırmak için kullandıkları hilelerdir. Mesela halka diyorlar ki, "Nuh da sizin gibi bir adam. O'na Allah tarafından vahiy geldiğini nasıl kabul edebiliriz?" (Araf 63; Hud 27) . Nuh'un takipçileri O'na hiç düşünmeden inanan bizim en düşük insanlarımızdır. Eğer O'nun daveti gerçek olsaydı bizim ileri gelenlerimiz ve önderlerimiz de O'na iman ederdi." (Hud, 27) 
"Eğer Allah tarafından gönderilmiş bir Rasül olsaydı yanında bir de melek olurdu. " (Muminun: 24) "Eğer bu şahıs Allah'ın göndermiş olduğu bir insan olsaydı O'nun yanında hazineler olurdu, ve gaybın ilmini bilirdi, melekler gibi her türlü ihtiyaçtan uzak olurdu" (Hud: 31) "Nuh ve O'na inananlarda ne üstünlük var ki" (Hud: 27) "Aslında bu şahıs sizin üzerinize üstünlük kurmak istiyor" (Müminun: 25) Hemen hemen bu aynı şeyleri Kureyş'in ileri gelenleri de halkı kandırmak için kullanıyorlardı.

17. Burada Nuh kavminin mabutlarından bazılarının ismi sayılmaktadır. Onlardan sonra Araplar da onlara tapmaya başlamışlardır. İslâm zuhur ettiği zaman Arabistan'ın pekçok yerinde bu ilahlari için tapınakları vardı. Bu putlar hakkındaki bilgilerin, tufanda kurtulanlar vasıtasıyla gelmiş olması mümkündür. Nuh'un (a.s) çocukları yeniden, cahilce bu putları yaparak onlara tapınmaya başlamışlardır. Vedd: Kudaa Kabilesinin bir kolu olan Beni Kalüb bin Vebure'nin ilahı idi. Onlar bu ilahları için Dumet-el-Cendel denilen yerde bir tapınak inşa etmişlerdi. Kadim Arap yazıtlarında bu isme Vedim Abum şeklinde yani, (vadd baba) şeklinde rastlanmaktadır. Kelbi'nin açıklamasına göre bu put iri yarı gövdeli bir erkek şeklinde idi. Kureyş Arapları da buna mabut olarak inanmaktaydılar. Yalnız onlarda bunun ismi Vud olarak biliniyordu. Ayrıca tarihte buna nisbetle, Abdivedd isimli bir şahıstan da bahsedilir.
Suva; Huzeyl Kabilesinin tanrıçasıydı, bir kadın şeklindeydi. Yanbu'ya yakın Ruhat denilen yer dolaylarında bunun tapınağı bulunmaktaydı.
Yeğus; Tay kabilesinin ve bu kabilenin bir şubesi olan Enum ve Mezhic'in bazı kollarının ilahı idi. Mezhiç'liler Yemen ve Hicaz arasındaki Cürş denilen bir yerde bu putu dikmişlerdi. Dişi bir aslan biçimindeydi. Kureyş'den bazılarının ismi ise Abd-Yeğus olarak anılmaktaydı.
Yeûk; Yemen'in Hemdan bölgesinde Hemdan kabilesinin bir kolu olan Heyvan'ın mabuduydu, at şeklindeydi.
Nesr; Himyer bölgesinde, Himyer kabilesinin bir kolu olan Al-i zul-Kulânın mabudu idi. Belühe makamındaki bu put bir akbaba şeklindeydi. Şebe'nin eski yazıtlarında da bunun ismine Nasur şeklinde yazılmış olarak rastlanmaktadır. Bunun tapınağına Beyt-i Nasur, onlara tapanlara da Ehl-i Nasur diyorlardı. Eski eserlerde ve arabın civarında bulunan diğer bölgelerdeki tapınakların kapılarının üzerinde bu akbaba resimleri vardı.

18. Girişte de beyan edildiği gibi, Hz. Nuh'un bu bedduası sabırsızlık dolayısıyla değildi. Fakat senelerce Hakk'ı tebliğ ettikten sonra, kavminin artık iman etmeyeceğini anlayınca ağzından bu kelimeler döküldü. Musa'da (a.s) aynı şartlar altında Firavun'un kavmi için beddua etmişti." Ey Rabbim! Bunları malların içerisine göm ve kalplerini mühürle ki o şiddetli azabı görmeden iman ezmezler." Allah Teâlâ da cevaben "Senin duana isabet ettim" buyurmuştu. (Yunus Suresi: 88-89.) Hz. Musa gibi Hz. Nuh da bedduasını Allah'ın rızası doğrultusunda yapmıştır.
Hud Suresi'nde "Nuh'a vahy edildi: Gerçekten iman edenlerin dışında kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme' denilmişti. (Hud: 36) 

19. Yani, boğulmakla onların işi bitmiş değil. Ölümden sonra onların ruhları hemen ateş azabına atılacaktır. Aynı muamele Müminun Suresi 45 ve 46. ayetlerde beyan edildiğine göre Firavun ve onun kavmine de olmuştur. İzah için bkz. Müminun an: 63. Bu ayet aynı zamanda berzahtaki (kabir hayatı) azabın delilidir.

20. Yani, kendilerinin yardımcıları zannettikleri ilahlar bunları kurtaramadı. Bu adeta Mekke ehline bir ikazda bulunma idi. Allah'ın azabı geldiğinde bu güvendiğiniz ilahların size de hiç bir yardımı olmayacak.

NUH SURESİNİN SONU


TEFHİMU'L KUR'AN

 

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/9/2008 - Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara,... karşı sorumluklarımız

Allah'a ibadet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa,(1) yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.(2) nisa 36


1. Arapça metindeki "es-sahib-i bil-cenb" terimi, herhangi yakın bir arkadaşı veya bir kimsenin herhangi bir zamanda beraber olduğu bir kişiyi kasteder. Örneğin, caddede, otobüste, trende vs. karşılaşılan kimse. İyi bir insan bu kadar bir süre arkadaşlık yaptığı kişiye bile, mümkün olduğu kadar nazik davranmalı ve ona zarar vermekten kaçınmalıdır.

2. "Allah'ın fazlından kendilerine verdiğini gizlemek", Allah'ın rahmet ve lütfunu görmeksizin yaşamak demektir. Sözgelimi, zengin bir kimse asıl seviyesinden aşağı bir seviyede yaşar, parasını ne kendisine, ne ailesine, ne muhtaçlara, ne de başka yararlı bir işe harcamazsa, o zaman Allah'ın fazlından verdiği şeyleri gizliyor ve cimrilik ediyor demektir. Kısacası, onun görünüşü sanki çok fakir bir konumda imiş gibidir. Bu Allah'a yapılan apaçık bir nankörlüktür.
Bir hadisi şerif'te Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Allah bir kişiye fazlından verdi mi, onu o kimsede görmek ister." Yani kendisine servet lüfedilen kişi, fakir kimselere bir şeyler verirken, cömert davransın. Böylece Allah'ın kendisine verdiklerini açıkça belli etsin.

Tefhimul Kur'an



Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra-yakınları dahi olsa-müşrikler için bağışlanma dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz.
Tevbe 113

 "... müşrikler için duada bulunmak... yakışık almaz..." ibaresi iki şeye delalet eder. Birincisi, "biz onları seviyoruz ve onlara yakınlık duyuyoruz." İkincisi ise, "onların suçlarının bağışlanabilir olduğunu düşünüyoruz" demektir, sadakati olduğu halde, günahkar olan bir kimse için böyle şeyler istemekte, dilekte bulunmakta bir beis yoktur. Fakat isyankar olduğu açıkça belli olan ve bu tutumunu gizleme ihtiyacını duymayan kimseye sevgi beslemek, ona karşı sempati duymak ve kendi sadakatimizi şüpheye düşürecek bir yaklaşımla bu kimsenin durumunun affedilebilir bir husus olduğunu düşünmek bir kere prensip olarak temelden yanlıştır.Yakın akrabalarımızdan dahi olsa, "müşrik" kimselerin affedilmeleri için duada bulunursak, bu tip suçların işlenmesini de teşvik etmiş oluruz. Çünkü bu tutum, akrabalık bağlarımız, Allah'a karşı beslediğimiz sadakat ve samimiyetten daha değerli ve üstün kabul ettiğimiz, Allah'a ve O'nun Yoluna duyduğumuz sevginin bütünüyle saf ve katışıksız olmadığı anlamlarına gelir. İsyankarlara karşı duyduğumuz bu sevgiden Allah'da etkilensin de ötekilerin hepsi bu suçtan cehennemi boylarken, kendi yakınlarımız olan bu kimselerin bağışlanmasını arzulamaktayız. Açıkçası bütün bunlar sadakat ve samimiyete aykırıdır. İman, "Allah'a ve O'nun yoluna olan sevgimizin kesinlikle saf olmasını ve Allah'ın dostunun bizim dostumuz, düşmanının da bizim düşmanımız olmasını gerektirir. Allah'ın, "... müşriklerin affedilmeleri için dua etmeyin" dememiş olması bunun yerine, "müşriklerin yardımlarını dilemek Peygamber'e de, iman edenlere de yaraşmaz" diyerek ikazda bulunması şuna işaret eder: "Sizin için doğru olsa, bizim düşmanlarımıza sempati göstermenin uygun olmadığını bizzat kendinizin düşünmesi ve suçlarının bağışlanabilir cinsten olmadığını bilmenizdir: hatta, bu konuda bizden herhangi bir affın geleceğini de ummamalısınız."
Bu hususta "müşriklere, sadece imani konularda sempati duyulmasının yasaklandığına iyice dikkat edilmesi gerekir. İnsani ilişkilere gelince ki bu da, kişinin kendi akrabasının haklarını gözetmesini, sevgi beslemesini, sempati ve merhamet hislerini taşımasını ve onlara karşı dostane duygulara sahip olmasını gerektirir ve bu kesinlikle yasak değildir. Aksine bu tip bir davranış fazilet sayılır. İster mümin ister kafir olsun bir akrabamıza karşı bütün dünyevi vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir. Onun derdine ortak olmalı, muhtaç ve yetim olanlarına destek sağlamalı, hasta ve yaralı olanlarına, müslüman olup olmadıklarına bakmaksızın olabildiğince yakınlık ve ilgi göstermeliyiz.

Tefhimu'l Kur'an

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Dark-Angel.jpg "İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar"

Kategorilerim

  • "La"
  • Aile
  • Akaid
  • Anlama çabası
  • Ayetler [Konulu Rehber]
  • Biyografiler
  • Dua
  • Edebi Yazılar
  • Felsefe / Düşünmek / Yaşamak
  • Güzel sözler
  • Haber
  • Kur'an-i Kavramlar
  • Kuran-i Kerim ve tefsir
  • Kutuphane - Roportaj
  • Makale & Köşe yazıları
  • Musa ŞİMŞEKÇAKAN
  • Müzik
  • Psikoloji & Psikiyatri
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Siir
  • Sinema & Festivaller, Belgesel ve Dizi
  • Sosyoloji
  • Tarih
  • İslami bilgiler ve yazılar
  • Şükrü HÜSEYİNOĞLU
  • ümit'in savruk kelimeleri
  • Bağlantılarım

    İLMİHAL I - II
    al-islam
    fikriyat
    Osmanlıca
    Felsefe
    Doğu Edebiyatı
    Körpe Kalemler
    Bilim
    Arapça Öğreniyorum
    Kur'an-i Hayat [Hayatın inşası için]
    Kur'an Nesli
    Ten Kafesi
    Otuzuncu Harf
    Kongre, sempozyum ve seminer takvim sitesi
    Evliliğe İlk Adımı Atarken :)
    Kurtuba Dergisi [ Özgürlüge...]
    Müsvedde
    Herkül
    Yeni Ümit [Dini Ilimler ve Kültür Dergisi]
    Cemaat
    RuZiGaR
    gitarTELİ
    Loreena Mckennitt
    Asude (zehra Öztürk) Tezhip Sanatı

    ...

    Kısa mesaj...

    İlgili aramalar: müzik - yılmaz erdoğan etme -  yılmaz erdoğan -  etme -  mevlana