şiir âleminde küresel kriz

24/11/2009 · Kategori: Makale _ Kose yazilari

Bugün ‘şiir ve şiir eleştirisi’ kısırlaşmış durumda. Bu durumu farketmek yeni bir şey değil. Şiir haritasına bir göz gezdirin, şiir ülkelerinin fotoğrafını çekmeye cesaret edin biraz. Göreceksiniz; küresel bir katliam yaşıyor şiir…

 

İnsan eti kemirmenin kabullenir olduğu, çocukların uçurtma yapmayı öğrenemeyip, mermilerle konuştuğu, annelerin süt emzirmekten öte bir gayeye adanamadıkları gibi, babaların da evlatlarının karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemedikleri; imparatorlukların sömürdüğü topraklarda bitkisel hayata girmiş bir dünya, sürüngenleşmiş bir medeniyet var artık! Öyle veya böyle bir ahtapotun kollarına montajlanan insanlığın dramı bu…. Modern Dünya… İşte büyücülerin zaferi.

 

“ Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur ve fakat özgürlüğün şiire ihtiyacı vardır.” [1]

 

Memleketin ve dünyanın onca içtimai meselesinden sıyrılırmışçasına şiiri romantik bir gezegene yolculuk olarak adlandırmamak gayesiyle başlıyorum yazmaya… Şiir alemindeki kopuklukları, enkazları, çürütülen mezarlıkları; şiirin mazisini ve daha çok ‘şimdi’sini konuşmanın, tartışmanın vakti.

 

Şiirin susturulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bunda hepimizin payı var. Ağzı bantlanmış şiirler okunuyor kürsülerde. Bazı dergilerde şiir diye etiketlenip okuyucuya sunulan birçok malzeme varken, “şiir” namına gerçekten neredeyse hiç bir şey bulamıyoruz. Birtakım şairlerin feveran edişleri bile kısık bir arabeske dönüşmüş gibi… Eğer bugün; sosyolojik buhranlara, sömürgeci zihniyete isyan edemiyorsa bir şiir… Bir şiirin saçları mapushane kokmuyorsa ve nasırlar çıkmamışsa parmaklarında henüz… Hakikatin savaşını resmetmeyi beceremiyorsa bir şiir… Sloganlaşıyorsa sadece… İnsanlık kendi idam sehpasını hazırlamış durumdadır.

 

“Uygarlığın ölüm ve intihar çıkmazına saplandığı bugün, şair, yeniden sesini yükseltmelidir. Tekniği ve bilimi, böylesine insanlık dışı bir mecraya sürükleyenlere karşı, ayağa kalkmalı ve insanlığa yeni umut çığırını açacak çağrısını yöneltmelidir. Silahlara değil, silahlandırılış ruhuna, uygarlığın yozlaştırılmasına ve soysuzlaştırılmasına karşı, “büyük başkaldırı”nın sûrunu üflemelidir. İnsanlığı dünya cehennemine ve kıyametine yuvarlayanların önüne kayalar gibi dikilmelidir.”  [2]

 

“Şiir”, “Şair” ve “Poetika” kavramlarını ne zaman dilimize alsak birilerinin bu kavramları; dokunulmazlığı olan ‘ulaşılmaz bir mertebe’ gibi tahayyül etmesi beni hep ürkütmüştür. Kavramları hırpalamadan ancak çok da okşamadan dengeli bir zihinle, bilgi vitaminimizden de mahrum kalmadan sorgulamaya, kavramların genetiğini teneffüs etmeye ihiyacımız var. Şiire darbe vuranlarla mücadeleyi daha ne kadar erteleyebiliriz ki…   “Ey Şiir! Oku Bizi” bölümü bu manada sade bir çabamız…

 

Sorguluyor muyuz?

 

Şiir okumadığınız zaman huzursuzlanıyor musunuz? Şiir üzerine düşünmediğinizde kabuslar görüyor musunuz hiç? Hangi şairler hangi şiirlerinde başarılı veya başarısız, ayırt edebiliyor musunuz? Her yazdığınıza “şiir” diyebiliyor musunuz? Her şiirinizle yüzleşebiliyor musunuz? Şiir yazmaya vakit ayırdığınız kadar çerez gibi kokmayan şiir kitapları ve poetik eserler okuyor musunuz? Şiir yazma ihtiyacınızı doğuran en mühim sebep nedir? Amacınız ne? Şair olarak anılmak mı, yoksa şiir ülkelerini keşfederek ‘insanlığın kendisini bilme’ yolculuğunda hakikatin savaşçısıymışçasına varolmak mı?

 

“Şiir insanın büyüdüğü alanda büyüklüğü anlaşılan veya büyüklüğü kabul edilen şeydir.(…)Her kim şiir önemlidir, büyüktür derse, aslında ben önemliyim, ben büyüğüm diyordur.” [3] 

 

Şiir hakkında tartışılacak o kadar çok bahis var ki… Şiire, düşünceye, inanca savaş açan firavunlara karşı “işte bu!” diyebileceğimiz bir şair ordusu yok bugün. ( Ferdî anlamda değil, genel manada.) Genç kalemler ise okudukları şair ve yazarları ya çok yüceltiyor, tabulaştırıyorlar veyahut bir anda esfele safiline yolluyorlar. Bu da bizim şiir ve yazı eleştirisi çıkmazımızı doğuruyor yeniden.

 

“Yirmi yıldan beri pek çok gençlik şiiri ile karşılaşmaktayız. Sayılamayacak kadar çok başlangıç, pek çok yetenek ve pek çok gençlik şiiri… Bu durumun art arda yinelenmesinde, düşünsel birikimin yetersizliği kadar, şiir üzerine düşmenin ve şiir eleştirisinin zayıflığının da rolü olmuştur sanıyorum.” [4]

 

Çığır açanlar şairler olmalı.

 

“Başlangıcından beri şiir başkaldıranların, baskıya, zorbalığa karşı koyanların sesidir. Haksızlığa uğrayanların bir haykırışıdır şiir.” [5]

 

Birkaç hafta önce İskender Pala’nın İSAM’da düzenlenen “Osmanlı’nın Şiir Anlayışı” adlı konferansındaydım. Sultan Şairleri tanıtan bir sunum yaptı Üstad. ‘Söz’e verilen o muazzam değeri vurgulayan Pala, devrin şairlerine fevkalede özen gösterildiğinin altını çizdi. Padişahların  şiire ehemmiyet vermesi o tesirin bugün bile bize hangi boyutta neler kazandırdığının göstergesidir.

 

Bugüne gelelim.

 

Toplumdan ıraklaşıp belli bir entelektüel çevrenin söylemi haline gelmedi mi şiir? Edebiyatta ve fikriyatta bazı şeyler bilimselleşmek adına iyice teorikleşmedi mi? Kavram kaosu da buna eklenince… Sathî bırakıldı edebiyat. Kelimeler bu yüzden intihar etmek üzere olsa gerek.   

 

“Şiirde kelimeden vazgeçilmez ama şiir kelime sanatı değildir.(…) Şiir kelimenin bir belirti olmasının ötesinde başlayan bir şeydir.” [6]

 

Şiir aleminin bugün nasıl bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü tartışmamız lazım. Şiir eleştirisi ahlakını var edemeyen bir devirde yaşıyoruz. Bu zaafımızdan dolayı neyin ‘şiir’ neyin ‘şiir olmadığı’nı, şairlerin poetik düşüncelerinde varolan derinlikleri ve zaafları mütalaa eden bir konsensüs oluşturamıyoruz.

 

“Şiir anlatılmaz bir şeyin anlatılmaya çabalanmasının sonunda, anlatılabilir bir şeyin yeniden anlamlı kılınması için gösterilen bir çabanın sonunda, yeterince anlaşılmayan birşeyin etkili bir anlatıma kavuşturulması uğrunda harcanan çabaların sonunda ortaya çıkar.” [7]

 

Gelenekle kucaklaşmış aynı zamanda yaşadığı dönemin şiir üslubuyla olgunlaşmış bir poetika üretemiyoruz. Olanlarla yetiniyoruz. Şiir alemindeki bu küresel ısınmayı durdurmalı. Morga tıkılan bir kültürün, tarihin çığlığına koşarcasına -asla bir şey iddia etmek için değil- hesaplaşmak, yüzleşmek, anlamak ve doğurganlığı oluşturmak adına sahneye çıkmalıyız. Bugünün şiiri ve şairi için…

 

“Sözün ertelenmesinden kopardıklarımızdır şiir.” [8]

 

Gençler şiir algısına aç!

 

Şiirlerin yeniden üfleneceği ve köprülerin yeniden inşa edileceği bir kent olmalı. Son zamanın şiirleri gittikçe insanın hakikatine karşı kekemeleşiyor. Gençlerdeki şiir algısının neşvünema bulması için dünya entelektüelleri çapında önem arzeden poetikaların okunması, irdelenmesi yeterli değil. Birkaç panelle çözülebilecek, konuşulup bitecek bir mevzu da değil bu. Şairlerin ellerinde büyümek lazım. Bir nevi biraz dayak yemek, biraz saçlarımızın okşanması… Bu bağlamda daha dev projelere ihtiyaç var. Ancak şairleri belli platformlarda görmenin, dinlemenin şansını yakalayabiliyor gençler. Halbuki daha da ötesinde şaire ulaşmak ve derdini ulaştırmak istiyor genç kalem.

 

“Bugün şiirden fazla şiir eleştirisi birikim yokluğundan nasibini almaktadır. Eleştirmen için formel bilgiye sahip olmak bir zorunluluktur; şair, algısının çağırdıkları dışında kalanlara aldırmayarak da özgün bir yapı kurabilir.” [9]

 

“Ey şiir! Oku Bizi” bölümünde neleri gaye edindik?

 

“Şair bir toplum için başlı başına bir devrimdir. Şairden önceki toplulukla, şairden sonraki topluluk arasında bir fark vardır.O, sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsur olarak, cansız  toplumu harekete geçirir, onu diriltir.”  [10]

 

Üstad şairlerin poetikalarını anlama çabasını…

Her şairin yazdığı her şiirin mükemmel olmadığını…

Herkesin şiir yazamadığını…

Şairin kimliğini…

Şiir ile hesaplaşmayı, silkelenmeyi, düşünmeyi ve harekete geçmeyi…

Propaganist, ideolojik öğreti haline gelen şiirlerle mücadele edebilmeyi…

Arabesk tadında şiir çalışmalarına -kendimize ait olsa bile- “bu şiir değil!” diyebilmeyi…

Genç şairlerin şiir algısını…

 

 

“Şiir ‘hiç’le yüzleşmedir.

Ya da ölümle.

Her şiir bunu teper.” [11]

 

Kurtuba, Hatice ALGIN

 

--------------------------------------------------------------------------

 

Kaynaklar:

 

1-       Şiir Okuma Kılavuzu- İsmet Özel (55.syf)

2-       Edebiyat Yazıları I.Cilt- Sezai Karakoç (75.syf)

3-       Şiir Okuma Kılavuzu - İsmet Özel (21.syf)

4-       Modern Türk Şiirinin Doğası (91.syf)

5-       Şiir Okuma Kılavuzu - İsmet Özel (49.syf)

6-       Şiir Okuma Kılavuzu- İsmet Özel (39.syf.)

7-       Şiir Okuma Kılavuzu- İsmet Özel (18. syf)

8-       Logos- İlhan Berk (22.syf)

9-       Modern Türk Şiirinin Doğası (91.syf)

10-    Edebiyat Yazıları I.Cilt- Sezai Karakoç (47.syf)

11-    Logos- İlhan Berk (40.syf)

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : şiir,âleminde,küresel,kriz

Türkler, Kürtler, Çehov ve Apo (Ahmet Altan)

31/10/2009 · Kategori: Makale _ Kose yazilari

Türkiye, yakın tarihinin en önemli günlerinden geçiyor.

Bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti, yirmi birinci yüzyılın koşullarına uygun olarak yeniden biçimleniyor.

Yıllardır arka arkaya işlediği suçlarla “kendini yıpratan” ordu, son olayda darbe planı hazırlarken suçüstü yakalanarak “kışlasına” doğru itiliyor.

Askerin siyaset dışına çıkmakta olduğu bu dönemde, siyasi iktidarın ve başbakanın üstlerine düşeni yapıp yapmayacakları, “darbecilerden” hesap sorup sormayacakları, kısa vadedeki gelişmeleri de belirleyecek.

Başbakan, bir başbakan gibi durabilir, bir başbakan gibi davranabilirse, “darbecilerden” hesap sorulacak ve ordu kendi suçlularından kurtulacak, bir daha da suç işleyemeyecek.

Başbakan, “gizlice uzlaşmayı” tercih ederse, değişim biraz daha zaman alacak.

Erdoğan’ın ne yapacağını yakında göreceğiz.

Hep birlikte gözlerimizi orduya ve ordudaki darbecilere çevirdiğimiz sırada, ülkenin geleceğini çok olumlu biçimde etkileyecek Kürt açılımı da bir türbülansa girdi.

Kandil’den gelen PKK’lıların ülkeye girişi sırasında yaşananlar özelikle Türkler arasında ciddi sarsıntılar yarattı, Neşe Düzel’in deyimiyle “barışa en yakın olduğumuz nokta, iki halkın birbirinden en uzak olduğu nokta” oldu.

Türklerle Kürtlerin iki kedi gibi karşılıklı tüylerini kabartmalarının nedeni sanırım iki tarafta da yaşanan “biz yenildik mi” korkusu.

Düzel’le konuşan Seydi Fırat, Kürt tarafındaki korkuyu çok iyi anlatmıştı, “dağdan inmek o kadar kolay değil, insanda teslim mi oluyoruz duygusu yaratır” diyordu.

Aynı duygu Türklerde de var.

Türklerle Kürtlerin durumu Çehov’un bir hikâyesine benziyor aslında.

Bir gece, bir kasabadan başka bir kasabaya gitmek zorunda kalan adam kendine bir araba tutmuş, yola koyulmuşlar, dağların ormanların arasından zifiri karanlıkta gitmeye başlamışlar.

Yolcu, “ya bu arabacı beni yolda soyarsa” diye düşünüp bir korkuya kapılmış, başlamış arabacıya kendi kahramanlıklarını anlatmaya, belinde çift tabanca taşıdığından, attığını vurduğundan, öfkelenince gözünün hiçbir şey görmediğinden söz etmiş.

Karanlık ormanın birinde arabacı, arabayı aniden durdurup, oturduğu yerden atlayarak kaçmaya başlamış.

Yolcu da peşine düşüp sonunda onu yakalamış.

“Niye kaçıyorsun” demiş, arabacı da “senden korktum, sen beni öldürürsün” demiş.

Karanlıkta giderken ikisinin de birbirinden korktuğu anlaşılmış.

Türklerle Kürtler, karanlık yoldaki arabacıyla yolcu gibi.

İkisinde de aynı korku var.

İkisi de “kendisinin yenik kabul edilmesinden” korkuyor.

Kürtler, sınırdan gerilla elbiseleriyle girerek, flamalı, posterli gösteriler yaparak “teslim olmadıklarını” önce kendilerine anlatmaya çalışıyorlar, Türkler de birbiri ardına sert demeçlerle “savaşı kaybetmediklerine” kendilerini ikna etmek için uğraşıyorlar.

Bunun için o kadar çok uğraştılar ki sonunda birbirlerini korkuttular.

“Yenildik mi” korkusu iki tarafı birden durdurdu.

Geçenlerde bizim Demiray’ın yazdığı gibi “savaşı kaybeden yoktu herkes barışı kazanıyordu” ama “barışı kazanmak” her zaman yeterli olmuyor.

Tam bu noktada Apo dün İmralı’dan gönderdiği bir mesajla “bundan sonra dönüş olmayacağını” söyledi.

Açıklaması çok kesin değil ama açıklamanın içinde “dönüşün durduğu” lafı var.

Bu “barış” açılımının en keskin noktası Apo’nun “barış grupları ülkeye dönsün” talimatıyla bir grubun Türkiye’ye dönmesi oldu.

Dönenler, evlerine gönderildi.

Sonra gösteriler oldu, ortalık karıştı ama hükümet kanadı “dönüşün ve açılımın devam edeceğini” söyledi.

Şimdi Apo, açılımı istediği anda başlatıp, istediği anda “kapatabileceğini” göstermek istiyor sanki.

Hatayı da burada yapıyor bence, Türk kamuoyu “Apo’nun barış açılımındaki rolünü” son olayda “zımnen” de olsa kabul etti ama bundan sonraki sürecin sadece “Apo’nun denetiminde” ve onun talimatlarıyla süreceğini kabul etmesi mümkün gözükmüyor.

Apo’nun şimdilik bu süreci tek başına “kapatma” gücü var, o açık, ama “tek başına” bir daha açma gücü yok.

Kendini “tek karar mercii” gibi göstermeye kalkarsa Türk kamuoyu bunu içine sindiremez ve barışa direnir.

Bunca yıldır “inkâr politikalarından” yakınan Kürtlerin, “Türklerin varlığını ve duygularını inkar eder” bir davranışa girmeleri olumlu bir sonuç vermez.

Bence barış ve çocukların hayatı her türlü siyasi hesaptan daha önemlidir.

“Kapatmak” kolay, “açmak” zordur barış kapısını.

Hayat, hepimize, Türklere de Kürtlere de “barışı” emrediyor ve hayat kendi emirlerini mutlaka uygulatır.

Başarmak, hayatın gerçekleriyle çatışmakla değil ancak hayatın gerçeklerine uyum göstermekle mümkündür.

Bu gerçeği öğrenmek için yeni acılar çekmeye de hiç gerek yoktur bence.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Türkler, Kürtler, Çehov ve Apo

« Önceki ::