"Lâ"

31/10/2009 - Türkler, Kürtler, Çehov ve Apo (Ahmet Altan)

Türkiye, yakın tarihinin en önemli günlerinden geçiyor.

Bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti, yirmi birinci yüzyılın koşullarına uygun olarak yeniden biçimleniyor.

Yıllardır arka arkaya işlediği suçlarla “kendini yıpratan” ordu, son olayda darbe planı hazırlarken suçüstü yakalanarak “kışlasına” doğru itiliyor.

Askerin siyaset dışına çıkmakta olduğu bu dönemde, siyasi iktidarın ve başbakanın üstlerine düşeni yapıp yapmayacakları, “darbecilerden” hesap sorup sormayacakları, kısa vadedeki gelişmeleri de belirleyecek.

Başbakan, bir başbakan gibi durabilir, bir başbakan gibi davranabilirse, “darbecilerden” hesap sorulacak ve ordu kendi suçlularından kurtulacak, bir daha da suç işleyemeyecek.

Başbakan, “gizlice uzlaşmayı” tercih ederse, değişim biraz daha zaman alacak.

Erdoğan’ın ne yapacağını yakında göreceğiz.

Hep birlikte gözlerimizi orduya ve ordudaki darbecilere çevirdiğimiz sırada, ülkenin geleceğini çok olumlu biçimde etkileyecek Kürt açılımı da bir türbülansa girdi.

Kandil’den gelen PKK’lıların ülkeye girişi sırasında yaşananlar özelikle Türkler arasında ciddi sarsıntılar yarattı, Neşe Düzel’in deyimiyle “barışa en yakın olduğumuz nokta, iki halkın birbirinden en uzak olduğu nokta” oldu.

Türklerle Kürtlerin iki kedi gibi karşılıklı tüylerini kabartmalarının nedeni sanırım iki tarafta da yaşanan “biz yenildik mi” korkusu.

Düzel’le konuşan Seydi Fırat, Kürt tarafındaki korkuyu çok iyi anlatmıştı, “dağdan inmek o kadar kolay değil, insanda teslim mi oluyoruz duygusu yaratır” diyordu.

Aynı duygu Türklerde de var.

Türklerle Kürtlerin durumu Çehov’un bir hikâyesine benziyor aslında.

Bir gece, bir kasabadan başka bir kasabaya gitmek zorunda kalan adam kendine bir araba tutmuş, yola koyulmuşlar, dağların ormanların arasından zifiri karanlıkta gitmeye başlamışlar.

Yolcu, “ya bu arabacı beni yolda soyarsa” diye düşünüp bir korkuya kapılmış, başlamış arabacıya kendi kahramanlıklarını anlatmaya, belinde çift tabanca taşıdığından, attığını vurduğundan, öfkelenince gözünün hiçbir şey görmediğinden söz etmiş.

Karanlık ormanın birinde arabacı, arabayı aniden durdurup, oturduğu yerden atlayarak kaçmaya başlamış.

Yolcu da peşine düşüp sonunda onu yakalamış.

“Niye kaçıyorsun” demiş, arabacı da “senden korktum, sen beni öldürürsün” demiş.

Karanlıkta giderken ikisinin de birbirinden korktuğu anlaşılmış.

Türklerle Kürtler, karanlık yoldaki arabacıyla yolcu gibi.

İkisinde de aynı korku var.

İkisi de “kendisinin yenik kabul edilmesinden” korkuyor.

Kürtler, sınırdan gerilla elbiseleriyle girerek, flamalı, posterli gösteriler yaparak “teslim olmadıklarını” önce kendilerine anlatmaya çalışıyorlar, Türkler de birbiri ardına sert demeçlerle “savaşı kaybetmediklerine” kendilerini ikna etmek için uğraşıyorlar.

Bunun için o kadar çok uğraştılar ki sonunda birbirlerini korkuttular.

“Yenildik mi” korkusu iki tarafı birden durdurdu.

Geçenlerde bizim Demiray’ın yazdığı gibi “savaşı kaybeden yoktu herkes barışı kazanıyordu” ama “barışı kazanmak” her zaman yeterli olmuyor.

Tam bu noktada Apo dün İmralı’dan gönderdiği bir mesajla “bundan sonra dönüş olmayacağını” söyledi.

Açıklaması çok kesin değil ama açıklamanın içinde “dönüşün durduğu” lafı var.

Bu “barış” açılımının en keskin noktası Apo’nun “barış grupları ülkeye dönsün” talimatıyla bir grubun Türkiye’ye dönmesi oldu.

Dönenler, evlerine gönderildi.

Sonra gösteriler oldu, ortalık karıştı ama hükümet kanadı “dönüşün ve açılımın devam edeceğini” söyledi.

Şimdi Apo, açılımı istediği anda başlatıp, istediği anda “kapatabileceğini” göstermek istiyor sanki.

Hatayı da burada yapıyor bence, Türk kamuoyu “Apo’nun barış açılımındaki rolünü” son olayda “zımnen” de olsa kabul etti ama bundan sonraki sürecin sadece “Apo’nun denetiminde” ve onun talimatlarıyla süreceğini kabul etmesi mümkün gözükmüyor.

Apo’nun şimdilik bu süreci tek başına “kapatma” gücü var, o açık, ama “tek başına” bir daha açma gücü yok.

Kendini “tek karar mercii” gibi göstermeye kalkarsa Türk kamuoyu bunu içine sindiremez ve barışa direnir.

Bunca yıldır “inkâr politikalarından” yakınan Kürtlerin, “Türklerin varlığını ve duygularını inkar eder” bir davranışa girmeleri olumlu bir sonuç vermez.

Bence barış ve çocukların hayatı her türlü siyasi hesaptan daha önemlidir.

“Kapatmak” kolay, “açmak” zordur barış kapısını.

Hayat, hepimize, Türklere de Kürtlere de “barışı” emrediyor ve hayat kendi emirlerini mutlaka uygulatır.

Başarmak, hayatın gerçekleriyle çatışmakla değil ancak hayatın gerçeklerine uyum göstermekle mümkündür.

Bu gerçeği öğrenmek için yeni acılar çekmeye de hiç gerek yoktur bence.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/10/2009 - KUM SAATİ


 

Ahmet Altan


Türkiye’nin değişmeme konusundaki direnciyle, değişebilme sürati arasındaki çelişki beni hep şaşırtmıştır. 

Hem değişimden bu kadar korkan, hem de bu kadar kolay değişebilen toplumun bir sırrı olmalı. 

On yıl önceyi düşünün. 

Güneydoğu’da Kürt savaşı sürüyordu, “Kürdistan” adı elektrikli titreşimler yaratıyordu, Suriye sınırında “savaş tehdidi” sayılabilecek askerî manevralar yapılıyordu, “soykırım” sözcüğünün yarattığı dehşetli korku nedeniyle Ermeniler düşman sayılıyordu. 

Bugün Kürt açılımı yaparak savaşı durdurmanın yolunu arıyoruz, devlet görevlileri gizlice PKK ile görüşüyor, İçişleri Bakanımız havaalanında “Kürdistan’a hoş geldiniz” yazan Erbil’e gidiyor, Suriye ile aramızdaki sınırı kaldırdık, Ermenistan Cumhurbaşkanı’nı Bursa’da ağırlıyoruz. 

Cumhuriyet tarihi boyunca “tabu” sayılan “sözler” günlük hayatımızın parçası haline geldi. 

Seksen yıllık “tehditler” birden yok oldu. 

Nasıl oldu bu? 

Eğer bunlar, seksen yıl boyunca konuşulması bile haram olan tehlikeli konularsa, iki ayda nasıl çözüm aşamasına geldik? 

İki ayda çözülebilecek meselelerse neden seksen yıl boyunca hiçbirini çözmedik? 

Seksen yıl, iki ayda nasıl değişiyor? 

Bu çelişkinin arkasında ne var? 

Sanırım, Türkiye’nin içinde boğulduğu “meseleler” aslında “gerçek” meseleler değildi, devletin uydurduğu ve konuşulmasını yasakladığı meselelerdi. 

Sağlam bir kökü yoktu. 

Bunun daha önceki örneklerini biz Turgut Özal zamanında da yaşamıştık. 

Özal, iktidarının ilk kırk gününde Cumhuriyet’in neredeyse bütün “ekonomik” yasaklarını kaldırıp atmıştı. 

“Türkiye’de dövizin serbest bırakılmasının” ülke ekonomisini batıracağı söyleniyordu.

İthalatın önündeki yasakların kalkmasının ekonomiyi altüst edeceği iddia ediliyordu. 

“Telsiz kanunu” değişirse ülke casusların eline geçecek sanılıyordu. 

Yasaklar kalktı, ekonomi kanatlanıp uçtu. 

Hepsinin “devletin ve bürokrasinin” gereksiz korkularının yarattığı anlamsız yasaklar olduğu anlaşıldı. 

Şimdi de, “savaş halinden çıkarsak bölünürüz, parçalanırız, topraklarımız elimizden gider” korkusu piyasadan çekiliyor. 

Barışın bu ülkede yaşayan herkes için daha kârlı olduğu fark ediliyor. 

Cumhuriyet, korkular üzerine kuruldu. 

Cumhuriyet’i kuranlar kendi halklarından korkuyordu her şeyden önce. 

Bir devleti kurmak ve o devleti yönetenlerin “meşruiyetini” o ülkenin insanlarına kabul ettirmek, altı yüz yıl boyunca imparatorluğu yöneten ailenin elinden iktidarı almak, “hilafeti” ortadan kaldırmak, yeni bir lideri yönetimin başına getirmek kolay iş değildir. 

Cumhuriyet halkına güvenemediği için ordusuna güvendi. 

Orduyu, yönetimin merkezine yerleştirdi. 

Bunu haklı göstermek için “iç ve dış” düşmanlar “anlayışını” pompaladıkça pompaladı. 

Tarihî gerçekleri kendine göre çarpıttı, İttihatçıların günahlarını sakladı. 

O günün koşulları içinde belki başka çareleri yoktu. 

Bu, anlaşılabilir bir durum. 

Ama “halkından korkmayı”, orduyu yönetimin merkezine koymayı, tarihî gerçekleri çarpıtmayı, herkesi düşman ilan etmeyi, ülkenin kapılarını dış dünyaya kapamaya çalışmayı “seksen yıl boyunca” sürdürmenin anlaşılabilir bir yanı yok. 

“Kuruluş” korkularının bunca yıl sürdürülmesinin, gerçeklerin “yalanların” arkasına saklanmasının, dini ve Türklerin dışındaki ırkları düşman görmenin tek nedeni, o dönemdeki “ordu ve bürokrasi iktidarının” ilânihaye sürdürülmek istenmesiydi. 

Şimdi, çok uzun süren “kuruluş” aşamasını tamamlıyoruz. 

Sahte korkular ortadan kalkıyor. 

Değişen dünyanın da zorlamasıyla Türkiye normalleşiyor. 

Kendi halkıyla, tarihiyle, komşularıyla barışıyor. 

Tarihin önemli dönemeçlerinden birinden geçiyoruz. 

Sahte korkularımızdan kurtuluyoruz. 

Dindarlar dinlerini özgürce yaşayınca, Kürtler eşit vatandaş sayılınca, 1915’te Ermenilere yapılanlar açıkça konuşulunca, solcu ve sağcı aydınlar fikirlerini rahatça söyleyince ülkenin batmayacağını kavramaya başlıyoruz. 

Bizim ömrümüz bir türlü “kuruluşunu” tamamlayamayan bir devletin saçma sapan korkularının yarattığı dehşet ve düşmanlığın karanlığında geçti, yalanlarla boğulduk. 

Gelecek kuşaklar özgür ve normal bir ülkede yaşayacaklar. 

Yalanlar bitecek, baskılar bitecek, korkular bitecek. 

Tarih diye bu tür değişimlere diyorlar işte. 

Ve siz bugün yeniden yazılan bir tarihin içinde geziniyorsunuz. 

Uzun süre denizlerde dolaşmış kayıp bir gemide, “kara göründü” diye bağıran gözcüyü duyan denizciler gibisiniz. 

Kara göründü... Bunun tadını çıkarın.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/6/2009 - İran`da karşı darbe: Kelleler alınacak mı?

 

İBRAHİM KARAGÜL



Dehşet verici bir kafa karışıklığı, bilgi kirliliği, zihin bulanıklığı pazarlanıyor. Tüm saçmalıkları içeren, aklı başında `uzman`ların bile alıklık örnekleri sergilediği, Batı ve Türk medyasının iddialarının ne kadar zayıf temeller üzerine bina edilebildiğinin çarpıcı örneklerini gösteren, İran`da doğru ve yanlış arasındaki mesafenin cehaletimiz kadar geniş olduğunu ortaya koyan bir tartışma bu.

Hayal kırıklığına uğrayanların hazımsızlığını, tahammülsüzlüğünü, bir yenilgiyi iç iktidar kavgasına dönüştürme gayretini, bir `karşı devrim`e dönüştürme çabasını, sistem içi hesaplaşmayı rejim değişikliği gibi sunmasını, İran içindeki değişim sancılarını yıkıcı Batılı bir proje formatına sokmasını izliyoruz. Sanki kaybeden Mir Hüseyin Musavi değil, değişim yanlıları değil, kendileri; Batı medyası, sivil toplum kuruluşları, başkentleri...

`Biz bu seçim sonucunu tanımayız` açıklamaları, Hamas seçildiği için Filistin halkını cezalandıran İsrail`in tavrından farklı değil. Cezayir`de iç savaş çıkaranların tavrından farklı değil. Demokrasi anlayışlarının, bu bölgede seçime indirgenmesine rağmen yine de önemli gördüğümüz demokrasi algılarını yerle bir olmasına aldırış bile etmeden seçim sonuçlarını küstahça reddetmeleri, İran halkını iç çatışmaya sürükleme denemeleri nasıl tanımlanabilir...

Yolsuzluk iddialarını önemsiyoruz. Seçim hilesi iddialarını önemsiyoruz. Muhaliflerin gözaltına alınmasını üzülerek izliyoruz, özgür iradelerini ortaya koyanlara ateş açılmasından endişe duyuyoruz. Yolsuzluğa bulaşan, mafyalaşan, gücü kötüye kullanan devlet tartışmalarını ciddiyetle ele almanın gerekliliğine inanıyoruz.

Ama `İran`ı karıştıracak mektup`, `Ahmedinejad`ı yakacak mektup` olarak sunulan, seçim sonuçlarını tersine çeviren oranları anlamak mümkün değil. Diyelim yolsuzluk var. Birkaç puanlık bir oynama söz konusu olabilir. Yüzde 14`lük bir oy yüzde 63`e nasıl çıkarılabilir? Dünyanın neresinde böyle bir şey görülebilir. Hangi ülke, hangi devlet otoritesi böyle bir yolsuzluğu becerebilir? Bu mümkün mü? İçişleri Bakanı dini lidere mektup yazmış, Ahmedinejad üçüncü olmuş, ama İslami rejimi korumak için oranlar ters çevrilmiş! Bu mektuba göre; Mir Hüseyin Musavi 19 milyon, Mehdi Kerrubi 13 milyon, Ahmedinejad 6 milyon civarında oy almış! Milyonlarca oy yer değiştirmiş! Yolsuzluk yapılacaksa, birkaç yüz bin oy üzerinden yapılır, neden milyonlarca oy değiştirilsin? Hem bunu nasıl organize edebilmiş.

Dünyaca ünlü İngiliz gazetesi Guardian bu iddiayı ünlü Ortadoğu Uzmanı Robert Fisk`in kaleminden ortaya atıyor, Türkiye dahil bütün dünya aynı pencereden İran`a bakıyor. İran`ı tanımak gerekmez, İran uzmanı olmak gerekmez, hiçbir yerde bu oranda bir yolsuzluk söz konusu olamaz. Oluyorsa orası bir devlet olamaz. Ama biz, İran`ı `devlet` olarak biliyoruz. 2005`te yüzde 61 civarında oy alan bir liderin oylarını iki puan artırması neden mümkün olmasın!

Seçim öncesi ABD merkezli araştırma şirketlerinin yaptığı anketler var. Onlar sonuçları hemen hemen tahmin etmiş. Dünyaya; sonuçları kabul edin ve `alışın` çağrısı yapıyorlar. Onların kamuoyu anketleri Ahmedinejad`la Musavi arasındaki oy oranının iki katı olduğunu gösteriyor. Onlara göre Batı`nın yaşadığı şok, tamamen tercih ettikleri varsayımlara ve hayallerine dayanıyor.

Aklı başında olanların şu cümlelerinin hiç mi anlamı yok: `Bazı `İran uzmanları`, belki de İslam Cumhuriyeti`nin günümüzdeki siyasi dinamiklerini yanlış okumanın yarattığı pişkinlikle, devleti tamamen ele geçirmeye yönelik bir `muhafazakar darbe` ile karşı karşıya olduğumuzu iddia etti. Eğer bir `darbe` teşebbüsü varsa, bunun seçimlerin kaybedenleri tarafından düzenlendiğini savunmak daha makul. Sonuçta, daha sandıklar kapanmadan önce zaferini ilan eden Musavi`ydi. Ve sadece seçimlerden üç gün önce, Musavi`yi destekleyen Haşimi Rafsancani`hakaretler, yalanlar ve gerçek dışı suçlamalarla dolu çirkin ve günahkar` yöntemlere başvuran Ahmedinejad`ı dizginlemeyi başaramayan Ayetullah`ı eleştiren bir mektup yayınladı. Çoğu İranlı bu mektubu Musavi kampının kampanyanın son günlerinde geriye düşmesinden duyduğu kaygının bir göstergesi olarak gördü.`

Evet, İran içinde keskin bir hesaplaşma başladı. Sistem içi hesaplaşma bu. Batı`nın taraf tutması sistemle hesaplaşanların elini daha da zayıflatıyor. Ahmedinejad işte bu yüzden bu kadar oy aldı. Söz konusu hesaplaşmayı birçok yanlışlıklardan hareketle tartışabiliriz. Ama muhalefetin elindeki kozlar bu mektup gibiyse yazık olacak.

Öteden beri varolan iktidar çatışması, seçim sonuçlarıyla tırmandı. Ama artık sonuçlardan bağımsız bir hal aldı. Dolayısıyla yeni argümanlarla ele alınması gerekiyor, böylesi saçmalıklarla değil. Eğer Batı, İran`ı böyle algılıyorsa şimdiden kaybetmiş demektir. Sadece kendileri değil, muhalefeti de etkisiz hale getirmiş olacaklar.

Eski Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi`nin gözaltına alınmasından sonra eski Cumhurbaşkanı Rafsancani`nin iki çocuğuna yurt dışına çıkma yasağı konuldu. Adres burada. Rafsancani`nin önderliğinde bir savaş başlatıldı. Savaş Rafsancani ve çevresiyle dini liderlik arasında. Muhalefet ve seçim sonuçları bu savaşın malzemesine dönüştürüldü. Bundan sonrasını seçim yolsuzluğu, oy oranları, saçma sapan mektup hikayeleriyle anlamak mümkün değil. Sadece rejimin kötülüklerini saymakla olmaz. Demokratik sonuçlara rıza göstermeyen muhalefetin de bir çeşit `karşı darbe` isteyebileceğine dikkat etmek lazım.

Çatışma bir süre sonra `vatan hainliği`ne kadar varırsa İran`da kelleler alınmaya başlar.

Not: Bugünlerde okunacak kitap önerisi: Karşı Darbe-CIA İran`da. (Kermit Roosevelt- Timaş Yayınları)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/12/2008 - Aldanmak

Allah için olmayan herşeyin hiç olacağı bir hayatı yaşıyoruz. Bu dünya hayatında bizi Allah’ın affına güvendirerek ayartmaya çalışanlara karşı tavrımız nasıl?

 

LOKMAN SURESİ:33. “Ey insanlar, Rabbinize karşı gelmekten sakının. Öyle bir günden çekinin ki o gün hiç bir baba evladına asla fayda veremez, evlad da babasına fayda sağlayamaz.  Allah’ın vâdi elbette gerçektir. O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin.”    

 

FATIR SURESİ:5. “Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.”

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

  “Ey insanlar, unutmayın ki Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Dünyanın konumu sizi aldatmasın. İmtihan gereği bu dünyada Allah size dokunmuyor diye sakın Allah’ı atlattığınızı sanmayın. Dünyayı ebedî zannetmeyin. Sakın bu dünyada yaptıklarınızın yanınıza kâr kalacağını, hesabının sorulmayacağını, sümenaltı edileceğinizi sanmayın. Unutmayın ki ölüm, diriliş, kıyâmet, hesap kitap haktır; cennet hak, cehennem haktır. Hak olan bir Allah’tan, hak olan bir kitap ve hak olan bir peygamber vasıtasıyla size tüm bu haklar ulaştırıldıktan sonra sakın ha sakın sizi aldatıcılar aldatmasın. Allah’la aldatanlar sizi aldatmasınlar. Bu aldatıcıların başında, bundan sonraki âyette Rabbimizin dikkat çekeceği gibi şeytan gelmektedir. Sonra şeytan rolü oynayan, şeytan misyonu üstlenmiş iki ayaklı insan şeytanları gelir.

 

  Bunlar insanları Allah’la aldatırlar. Meselâ, “Allah hayata karışmaz” derler. “Allah’ın sizin kulluğunuza ihtiyacı yoktur, O çok ganidir” derler. “Allah büyüktür, O’nun böyle ufak tefek işlere ayıracak zamanı yoktur” derler. “Allah Kerîm’dir”, “Allah bekler” derler. “Allah kusura bakmaz, Allah kızmaz” derler. “Allah’ın kitabı böyle okunur, Kur’an’ı anlamadan da okusan olur, Allah bundan da razı olur” derler. “Allah bu kadarına da karışmaz, Allah zaten hayata karışmaz” derler. “Canım Allah buna da karışacak değil ya, işi gücü yok da bizimle mi ilgilenecek?” derler.

 

  Öyle bir Allah tanıtırlar ki Kur’an’ın hiçbir yerinde tanıtılmayan bir Allah’tır bu. Kılık kıyafete karışmayan bir Allah. Meslek seçimine karışmayan, kazanmamıza harcamamıza karışmayan bir Allah. Hukuka, eğitime, sosyal ve siyasal hayata karışmayan bir Allah.

 

  Gerek cinlerden olan şeytanlar, gerekse iki ayaklı insan şeytanları insanları Allah’la aldatırlar. İşte görüyoruz, iki ayaklı şeytanlardan kimileri sanki bu toplum peygamberi tanımış da sıra başkalarını tanıtmaya gelmiş gibi, sanki bu ümmet kitaplarını tanımış da başka kitaplara sıra gelmiş gibi kitabı ve peygamberi bir kenara bırakarak insanların önüne başka kitaplar, başka önderler çıkararak insanları aldatmaktadırlar.

 

  Öyleyse gerek şeytanlar ve gerekse şeytan misyonu üstlenmişler kimseler tarafından aldatılmak istemiyorsak, dinimizi ondan bundan değil, doğrudan Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün sünnetinden öğrenmek zorundayız. Birinci elden dinimizi öğrenmek zorundayız. Değilse Allah korusun atamız Adem’i ve anamız Havva’yı bile aldatan şeytanların aldatmasından kurtulamayacağız demektir. Eğer dinimizi iyi bilir, kitabımızı ve onun pratiği olan peygamberimizin sünnetini iyi bilirsek, o zaman bize din duyurmaya çalışan ve Allah adına yeminler söyleyerek bize yaklaşmaya çalışanların sözlerini vururuz kitaba, vururuz sünnete saf altınsa, sahte para değilse, doğruysa, uygunsa alırız, değilse reddeder ve dinimizi kurtarmış oluruz. Kim söylerse söylesin, isterse insanların en âlim bildikleri de söylese, o zaman hiç fark etmeyecek; kitaba ve sünnete aykırıysa reddedip dinimizi kurtarmış ve aldananlardan olmamış olacağız Allah’ın izniyle.”

 

  Ehlullah der:

 

 “... Allah büyüktür, Allah Kerîmdir, Allah Ğafururrahîmdir, Allah affeder, Allah kusura bakmaz, Allah’ın sizin namazınıza, dininize, îmanınıza ihtiyacı yoktur, sizler keyfinize göre yaşayın bu dünyada diyenler sizi aldatmasın. Dünyaya bir defa geldiniz, bir daha bu dünyaya gelmeyeceksiniz diyenler. O büyük Allah, O Kerîm Allah kullarına niye azap etsin de? diyenler. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, Allah dünyayı yaratmış ve sizi kendi halinize bırakmıştır. Allah’ın o kadar güzel, o kadar hoşgörüye dayanan bir dini var ki ister Allah’ı kabul et ister kabul etme, ister O’na kulluk et, ister başkalarına kulluk et; O, zaten hepsinden razıdır diyenler. Dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın diyenler sizi aldatmasınlar. Allah o kadar büyüktür ki şu basit işlerle ilgilenmez, dünya işlerini bildiğiniz gibi ayarlayın. Bildiğiniz gibi yiyin için, dilediğiniz gibi giyinin, soyunun, dilediğiniz gibi hukuk yapın, dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın diyenler sizi aldatmasınlar. Allah’ı tanımayanlar, Allah’ı yanlış tanıtanlar böylece sizin dinlerinizi bozmayı hedefleyenler sakın sizi aldatmasınlar. Allah’ı kitabından öğrenin, dinini kitabından öğrenin...”


Filiz Konca

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/10/2008 - Kur’an-İnsan İlişkisi




Kur’an-İnsan İlişkisi


SEMRA KÜRÜN ÇEKMEGİL

Peygamberi, kâinattaki tüm oluşları, bu varoluşların öz ve özet seyrini, anlam ve önemini ilahi vahiy belirler.
Allah, tüm varlıkları yaratıp, yarattığı bu varlıklara da birer görev yüklemiştir. Her varlık görevini aksatmadan yerine getirir. Varlıkların her biri düzen içerisinde birbirini destekleyip tamamlayarak seyrine devam ederler.
Toprak tohuma, tohum suya ve her bir varlık diğerine, insan ise bunların hepsine muhtaçtır. Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa varoluşu anlatmaya yetmez; anlatmaya kalkan üstesinden gelemez.

Niçin ve neden? Kimin içindir tüm bu yaratılanlar? Kim bilecek, kim izah edecek bu muhteşem varoluşları? Kimdir bu varlık? Tüm yaratılanlar içerisinden seçilmiş, her şeyin ona hizmet ettiği, onunla önem ve anlam kazandığı, Allah’ın eşsiz sanat eseri, Ahsen-i takvim üzere yaratılan,1 eşyanın isim2 ve hikmetleri kendisine öğretilen ‘İNSAN’dır...

İnsanı değerli kılacak ilkeleri öğreten ise, yaratılan tüm insanlar arasından seçilen Peygamberlerdir.

Tüm sorular cevabını peygamberi kabul etmekle bulur. Allah enfüs ve afaktaki varoluşları, bilinen - bilinmeyen âlemin haberlerini Peygamberler aracılığıyla bildirmiştir. İnsan; akıl, idrak, irade ve sahip olduğu yeteneklerle baş döndürücü keşiflerde bulunma kabiliyetiyle yaratılmış olup yeryüzünün halifesidir.3

Varlıklar arasından seçilen insan, insanlar arasından seçilen Peygamberlere inandığında, yaratanını tanır, kendisine ne kadar önem verildiğini anlar, insanlık değerinin hangi hareketlerle yükseleceğini öğrenir, neleri göz ardı ederse değer kaybedeceğini kavrar… Ancak özenle yaratılan insan Peygamberleri reddettiğinde seçilmişliğini yitirir ve Yaratıcısının nezdinde hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak kadar seviyesizleşir.4 Çünkü insan fıtraten “Ahsen-i Takvim” üzeredir. Fakat daha sonra fıtratını hevasıyla örtüp eşyanın hakikatini, yaratılış gayesini göz ardı etmiştir. Bu haliyle insanın yaşam standardı en yüksek düzeyde de olsa, en müreffeh hayatı da sürse, bilmezler güruhunca her ne kadar el pençe durulanlardan da olsa,5 aslında aldananlar ve kaybedenler cümlesindendir. Bu gibi insanlar geldikleri âleme geri döneceklerini çoktan unutmuşlardır.6 Bir bebek nasıl ki dünyaya gelip gelmeme hususunda bir karara sahip değilse, ölümüne de müdahale edemeyecektir. Bu zaten kimsenin inkâr edemediği bir gerçektir.

“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz. (Dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.”7

Ey insan, fıtratının sesine kulak ver, seni ona çağıranı dinle.8 Bu çağrı akıl sahipleri içindir.9

Bir damla su iken yoktan varolan insan! Birçok şeyi iradenle yapabilme gücüne sahipken istediğin her şeyi elde edemediğin gibi; istemediğin birçok bela ve musibetleri de başından defedemiyorsun.

Ey insan! Seni yaratıp, düzgün ve dengeli kılan, seni istediği şekilde birleştiren, ihsanı bol olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?10

Ey hevasını aklının önüne çıkaran insan! Geçmiş ve günümüz dünyasında ‘ilahî hitaba’ kulak tıkayanlar üzerinde bir düşün! Belli bir azınlığın dışındaki tüm insanlar sömürülüyor, birilerinin keyiflerine ve ideolojilerine uydurulmak için olmadık zulümlere tabi tutuluyorlar. İnsanlara çeşitli vaatlerle gelen ‘izm’ler bir bir yıkılıyor, ama, ‘ilahi hitap’ ilk günden beri insanları adalete, doğruluğa, bir olan Allah’a kulluğa çağırıyor.11 Zanna, keyfe uyarak doğruluktan sapmayın.12
Şimdi düşünelim! Kur’an yaşansa ve hükümleri uygulansa huzur ve güven sağlanmaz mı? Hakka kulak tıkayan zalimler, cahiller hep var olsa da, kendilerine gereken ders verileceğinden kötüler kötülük yapmaya cesaret edemeyeceklerdir.

Kur’an’ı yaşanır ve hâkim kılmak için mücadele vermek yerine, dünyanın geçici arzu ve emellerine kavuşmak için acımasızca mücadele edenlerin yaptıkları herkesin malumu… Bugün, sıcak savaşın en yoğun olduğu Irak’ta Müslümanlara reva görülen zulümler ‘adalet, özgürlük, demokrasi’ adına yapılmıyor mu? Gelinen nokta zalim Saddam’ı aratmıyor mu?

Allah’tan haşyet duymayanın bütün hesabı dünya çıkarıdır. Dolayısıyla çıkarına ve hevasına engel olabilecek her şeye karşı durur. Elbette ki, bunu yandaşlarıyla yapacaktır. Kur’an bunu, Firavun, Haman, Karun ve Bel’am tipleriyle somutlaştırır. Yani idareci Firavunu ayakta tutan, onun askeri gücü olan Haman, ekonomik gücü olan Karun ve kendi hesaplarına çalışan ‘fetvacıları’ ise Belam’dir.

Bozulan, yozlaşan, her geçen gün behimi duygulara daha çok garkolan; yolsuzların idare ettiği, kaosa dönüştürülen dünyayı ancak Kur’an’ın inşa edeceği insanlık kurtaracaktır.

Böyle bir inşa için inananların Kur’an’ı, kendilerine vahyediliyormuş gibi okuyup ahlak edinmeleri ve uğrunda bedel ödemeleri gerekir. Tıpkı Hz. Muhammed’in insanlığa güven, adalet ve cennet vaat ettiği gibi; karşısında aciz kalan münkirlerin tekliflerine prim vermeyip, Peygamber ve ashabının hakkı hâkim kılmaya çalıştıkları gibi çalışmak gerekir.

“Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaat etti. Çünkü onlar Allah’a kulluk ederler, hiçbir şeyi Allah’a eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârdırlar.”13

Ey kendisine rahmet edilen! Ey Allah’a itaatle secde-i Rahman’a vararak miraca yükselen insan! Dön aslına! Sığın Rabbine! İzzete, onura, erdeme, sonsuz saadete er!

Bu yol çıkmaz sokağa değil, ebediyete, sonsuz hayata gider.    

-------------------

1 95 Tin 4
2 2 Bakara 31
3 2 Bakara 30
4 91 Şems 10; 95 Tin 5
5 28 Kasas 79
6 7 Araf 38, 39
7 6 En’am 94
8 30 Rum 30
9 14 İbrahim 52
10 82 İnfitar 6 – 8
11 22 Hacc 31
12 4 Nisa 135
13 24 Nur 55

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Dark-Angel.jpg "İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar"

Kategorilerim

  • "La"
  • Aile
  • Akaid
  • Anlama çabası
  • Ayetler [Konulu Rehber]
  • Biyografiler
  • Dua
  • Edebi Yazılar
  • Felsefe / Düşünmek / Yaşamak
  • Güzel sözler
  • Haber
  • Kur'an-i Kavramlar
  • Kuran-i Kerim ve tefsir
  • Kutuphane - Roportaj
  • Makale & Köşe yazıları
  • Musa ŞİMŞEKÇAKAN
  • Müzik
  • Psikoloji & Psikiyatri
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Siir
  • Sinema & Festivaller, Belgesel ve Dizi
  • Sosyoloji
  • Tarih
  • İslami bilgiler ve yazılar
  • Şükrü HÜSEYİNOĞLU
  • ümit'in savruk kelimeleri
  • Bağlantılarım

    İLMİHAL I - II
    al-islam
    fikriyat
    Osmanlıca
    Felsefe
    Doğu Edebiyatı
    Körpe Kalemler
    Bilim
    Arapça Öğreniyorum
    Kur'an-i Hayat [Hayatın inşası için]
    Kur'an Nesli
    Ten Kafesi
    Otuzuncu Harf
    Kongre, sempozyum ve seminer takvim sitesi
    Evliliğe İlk Adımı Atarken :)
    Kurtuba Dergisi [ Özgürlüge...]
    Müsvedde
    Herkül
    Yeni Ümit [Dini Ilimler ve Kültür Dergisi]
    Cemaat
    RuZiGaR
    gitarTELİ
    Loreena Mckennitt
    Asude (zehra Öztürk) Tezhip Sanatı

    ...

    Kısa mesaj...

    İlgili aramalar: müzik - yılmaz erdoğan etme -  yılmaz erdoğan -  etme -  mevlana