İKİ UCU DA KAHVERENGİ

12/10/2008 · Kategori: Musa SIMSEK_AKAN



18 Ekim 2007 Perşembe

Ortak bir kültüre sahip insanların gördükleri rüyaları bir araya getirebilseydik, o ülkede yapılamayanlarla yapılmak istenenleri, yani geçmiş pişmanlıklarla gelecek kaygılarının en azından yakın gelecekte nasıl bir ortam oluşturabileceğini tahmin edebilirdik. Bu durumda, ya hayal gücünün kendi ulaşamadığı için başkalarına da yar etmeyen egosunun geçeği tahrif gücü karşısında, yanlış sonuçlara varır ya da belki bir gün elde ederim ümidiyle, mucizeleşmiş ve kehanetlerle ambalajlanmış heyecanlı bir bekleyişe adım atardık. Nasıl ki bir fikir, bir düşünce bir dünya görüşü olup da sahibinde dava konusu bir eyleme dönüşmeyince dışarıdan birilerinin görücü usulüyle diktirdiği iki beden büyük bir elbiseyle insanı şarlatana dönüştürüyor ve insan zamanla kendini, koskocaman bir hiçliğin içinde ucuz zevklerin palyaçosu gibi pandomim oynarken buluyorsa, muhayyilenin tarihsel olgulara süreklilik kazandırması ve çağlar boyu etkinlik kazanması için de, efsaneleşmesi gerekiyor. Gerekiyor ama arka planda tarihsel olguların sübjektif tasarımlarıyla oluşturulmuş bir art niyet olmadan. Yani reel dünyada putlaştırılmış bir özneden yoksun, nesnel bir gerçekliğin az çok yaşanmış olması kaydıyla.
Kandiller hurafe mi yoksa hayra vesile mi oluyor, mucize beklentileri tembellik mi yoksa ümit mi aşılıyor, Necef’teki Ali türbesi olmayacak dualara âmin merkezi mi yoksa oraya yapılan saldırılar Irak’taki Müslümanların karşı direnişini mi güçlendiriyor? Efsaneleri destana devşiren ‘ibret’ yönüyle, hurafeye dönüştüren ‘büyülü’ tarafının çarpışma zeminidir bu. Ve bilim-teknoloji-ilerleme mitinin çağdaş dünyada yeryüzü cennetini vadeden baladının üniversite mezunu olma akidesine karşılık, başını açmadığı için evde oturmak zorunda kalan kızın kâbusudur bu zemin ki, olası başarısızlıkların heykelleşip üstüne oturduğu ağır bir karabasanı davet edecektir.
Taharetlendin mi büyük taş seçeceksin, küçük çakıl taşları insanın içine kaçıyor diyen atalarımıza inat, gerçekleştirilemeyen büyük ideallerin peşinde bunalıma girmek yerine, küçük hedeflerin ikinci sınıf adamı olmak daha doğru gibi gelir ve uydurma bir kandil gecesinin heyecanını iki ayeti anlamak için harcanan zamanın verdiği sıkıntıya eşdeğer kabul edemezsiniz artık. Hani, namazını kılmak adına yüz liralık işi elli liraya yapıp geri kalanıyla dinini satın almanın faturasını kadere kesen zihnin kısmet arayışıyla, işçisine vermediklerinden hayra harcayan tombulların bereket beklentisi gibi. Hatta idealle gerçek arasındaki derin uçurumun oluşturacağı umursamazlığın, kendi çözebileceği problemler üretip arkasından çözüp çözüp tatmin olmasının verdiği zevk bir tarafa, hem aşağılanmanın verdiği mazoşist bir tat hem de kalabalığa uymakla elde edilen arabesk bir güven hissi de var. Burada, yemek kitaplarının birinde ıstakozların canlı canlı haşlanmaktan hoşlandığının yazdığını söyleyen Tolstoy’ un ‘Diriliş’inde ki Taparov’un dine bakışı da hatırlanmalı. “ O’nun dine karşı tutumu tıpkı bir tavukçunun hayvanlara yedirdiği kurtçuklara karşı durumu gibiydi. Bu kurtçuklar, pek pis, iğrenç şeylerdi ama ne çare ki tavuklar pek seviyordu.”
Bir İngiliz efsanesinin kadın kahramanı Chester Kontu Leofric’in (öl:1057) karısı Lady Godiva’yı duymuşsunuzdur. Wendewer’li Roger’in anlattığına göre, kocasından Coventry halkını perişan eden vergileri azaltmasını ister. Kocası şehri çırılçıplak dolaşması kaydıyla bu isteğini yerine getirebileceğini söyler. Bunun üzerine Lady Godiva, vücudunu örten gümrah saçlarıyla bu işin üstesinden gelir. John Bronpton, dikizci (peeping) Tom adlı bir terzinin dışında herkesin kepenklerini kapatarak Ladylerine kimsenin bakmadığını söyler. Ve 1678’den beri Coventry’de her üç yılda bir ‘Godiva’ alayı düzenlenir.
Fahişe olacak korkusuyla onu diri diri gömüp öldürsün mü yoksa sağ bırakıp bu utanca katlansın mı diye düşünerek yüzünü ekşiten Arap müşriklerinin halini hatırlayınca, kızı olduğunda başı açık okutsam deyyus olurum, başını kapatsam evde koca bekleyen bir aminneye dönüşecek ikilemini yaşayan çağdaş yüzlerin bela satan somurtkanlığı aklına geliyor insanın. Ve yaşadıklarıyla inandıkları arasında ki çelişkiden hareketle evde ayrı, iş yerinde ayrı, sokakta ayrı maskelerle dolaşmanın ne muhteşem bir oyunculuk kabiliyeti gerektirdiğini ve kişiliği bölünmüş yorgun tiplerin mutsuzluklarının resmi üstüne geleneksel adetlerden ya da hurafe beklentilerden süslenmiş renkli çerçeveler seçildiğini anımsatıyor ayrıca.
Ne yazık ki geçmişte İslamcı şimdilerde muhafazakâr ağabeylerinin nasihati ve ehlisünnet hocalarının fetvalarıyla, başını açıp okuluna giden Bayan Ayşeler, kapısını, kepengini kapatıp laydlerini görmemeye çalışan bir duyarlılıktan da yoksun bırakılıyorlar bugünlerde. Herkes dikizci Tom olmuş bakıyor. Ve kör olası mazeretler üretip, üstesinden gelemediği bir sorunu yok saymaya devam ediyor.
Biri kendi içlerinde diğeri de halk arasında ikilem yaratmamak adına gösterdikleri bu fedakârlık anlamlı mıdır bilinmez ama biraz vicdanı olanlar için çağdaş bir efsanenin kaçırıldığı da apaçık kendini gösteriyor. Nitekim bedel ödemeye hazır bir sürü kız kardeş varken, üç yılda bir ‘Bacım Ayşe’ alayları düzenleyip
milletin kapısını penceresini kapatmasıyla oluşacak bir sivil itaatsizliği oluşturabilseydik, olmadı imanın şartlarından üniversiteli olmayı çıkarabilseydik, en azından çift kişilikten kurtulup, gözü kapalı ölmenin yolunu açabilecektik.
Bir efsane daha kaçırmamak ümidiyle…

Kalıcı Bağlantı - Yorum (3) - Yorum yaz! | Etiketler : İKİ UCU DA KAHVERENGİ

BONZAİ

25/9/2008 · Kategori: Musa SIMSEK_AKAN

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

18 Ekim 2007 Perşembe


Dil canlı bir organizma sanki düşünceyi nasıl da belirliyor. Düşünce, belli bir kıvama gelip, zihniyeti dönüştürmeye başladığında, yani var olanı ve değerleri yeniden inşa edip tanımladığında ise ancak yeni sistemler ve düzenler kurulabiliyor. Antik Yunan’dan Hint’e, Çin’den Mekke’ye varıncaya kadar, kadim medeniyetlerin oluşumuna bir bakın, arka planda ciddi fikri birikimlerin barındığını ve sadece kuvvetli, yoğun zihni oluşumların, toplumları değiştirip/dönüştürebildiğini göreceksiniz.
Düşünce (fikir), dünyanın en kuvvetli silahı olarak, hala etkisini koruyor. Hapsedilemiyor, öldürülemiyor. Ve sahibinin hiç görmediği kitleleri, hiç duymadığı sahaları dize getirip, etkileyebiliyor. “ Düşünceyi değiştirmek istiyorsanız, dili değiştirin” diyenler, dilin etkisini o kadar abartmış olmalılar ki, haklı ya da haksız, ‘gerçeği’ tabiatı araştırmak yerine, düşüncenin ifadesi olan dilde aramak istiyorlar, Aristo’nun yaptığı gibi. Hatta bir dili iyi öğrenmenin, -o dilin kavram ve kapsamlarını anlamaya yarayacak bir karşılık bulmak zorunluluğundan olsa gerek- karşı kültürün iyi özümsenmesiyle mümkün olabileceğini söylemeleri bile, dilin kültür emperyalizmine konu olan tarafını göstermiyor mu? Hele sizin lügatinizde, o kavramın veya kültür birikiminin karşılığı yoksa bir meydan okumayla yüz yüzesiniz demektir. İnsanı kendi kimliğinden koparan, toplumuna yabancılaştıran ve dahi bu hızlı değişim/dönüşüm içinde, aynı evde birbirleriyle tanışmadan/bilişmeden yaşayan dede-torun tipleri yaratan da, bu sömürü çarkı değil mi?
Aslında düşünce, böyle bir dolaba beygir olmasa da, bilgiyi ahlaktan yoksun bir güç gösterisine dönüştürüp suç işlemese, iki türlü etki edecek; biri, onun namusu; yani tutarlılığı, diğeri ise, şerefi; yani özgürlüğü.
Düşüncenin namusu, geçmişiyle kuracağı bağda aranmalı. Buna medeniyetlerin ‘İsra’ sı denebilir. Bütün resullerde ve hassaten bizim peygamberimizde olduğu gibi. Zıpçıktı, türedi biri olmadığını ispat sadedinde, Mekke’den Kudüs’e bütün enbiyanın mirasına sahip çıkmanın adı. Bu, bir anlamda, onun süreklilik/güvenirlilik sorununun bertaraf edilmesi demek oluyor. Üzerinde durduğu çizginin, yürüdüğü yolun emniyetini, hakikatin gücüyle sağlayan bir nevi içselleştirme ve anlamlandırma çabası. Yüzyıllara baliğ bir söylemin tekrarı adına, ait olduğu kopmaz zincirin, hakikati inatla inkâr eden muhataplarının kulaklarını tırmalayan şakırtısı. Bir nevi insanın, insan ve Tanrıyla ilişkisinin tarihi ya da kendine ve başkalarına karşı erdemli ve sorumlu davrananların işbirliği.
Düşünenin şerefine gelince, buna da medeniyetlerin ‘Mirac’ı dense yeridir. Yerin, yani toprağın balçığından, göğün saf temizliğine yükselerek evrensel ilkelerle buluşup adaletin, eşitliğin, özgürlüğün boy attığı bir ağacın dallarına tutunmanın, insanı boşluğa düşmekten kurtaran tarafı. Kimliğin/kişiliğin, özgürce olgunlaşma serüveni. Bütün zamanların izdüşümünde; yüzyıllar, tarih, zaman ve mekânları aşarak, herkesin kendinden bir parça, bir örnek, bir kardeş bulabildiği ortak nokta.
İnsanın evrimi de böyle değil mi? Geçmişiyle yatay ve kendi kişiliği ile dikey ilişki içerisinde, bir yandan geleneksel/tarihi süreklilik unsurlarını, diğer yandan yaşadığı ortamda kimliğini, özünü aramıyor mu? Ya da bütün bir ömrünü, neler yapılabileceğini kendine ve çevresine kanıtlamakla geçirmiyor mu? Bu arada, tarihiyle bağları koparılmış, dili değişmiş, kendisine yabancılaşmış, gerçek benliği yerine, kendi dışında birilerinin tanımlamalarına gebe kalmış angaje bir rolü oynamıyor mu? Sahtekârlık nedir ki? İçinde aradığı ile dışında bulduğu arasındaki açığı; olmadığı gibi davranıp, öyleymiş gibi görünüp kapatmaktan başka. Resmi tarih ve ideolojilerin elinde oyuncak olarak, sanal düşmanlar; ucuz zaferler ve pespaye, geçici hedefler oluşturarak, ‘kendini’ ve ‘diğer’ lerini peydahlayıp, dostunu ve düşmanını yaratmak gibi bir şey.
Örneğin tarihin moloz yığınları içinde, onun bunun elinde, bir kavramın kapsamının böylesi bir yabancılaşmayla nasıl iğdiş edildiğinin çarpıcı bir örneğini, ‘Hasenat ve Salihat’ ın karşıt içeriklerinin yer değiştirmesinde görebiliriz:
Hasenat, durumu ve var oluş halini kabullenip, ona aynı doğrultuda hizmet etmek, olanı korumak, desteklemek, oluşa hizmet etmek ve var olanı güzelleştirmektir. Risksiz, geçici ve tabiidir. Bir ideoloji, itikat ve iman gerektirmez.
Salihat, ise; durumu ve var oluş halini kabullenmeyip, ona farklı doğrultuda hizmet etmek, oluşu değiştirmek, dönüştürmek, olması gerekene destek vermek ve var olanı belli bir anlam ve amaç doğrultusunda şekillendirmektir. Riskli, kalıcı ve gayr-ı tabiidir. Ayrıca bir iman, itikat ya da ideolojiye ihtiyaç duyar.
Gerçek iyilik, insanın kendine yaptığıdır, denir. Denizde boğulan bir adamı kurtarırken insanın aslında vicdanını, imanını yani kendisini kurtarması gibi. Yoksa onunla beraber, o da ölür. Allah için bir şey yapmanın tarifi de budur. Bu, kendisi için, toplum için, mazlum ya da zayıflar için, yani Allah içindir. Borç vermek, yardım etmek, emtiayı paylaşıp, dağıtmak veya eziyet etmek, hainlik etmek, hep Allah’a yardım ya da karşı olmakla, bireyi ya da toplumu destekleyip, hiçe saymanın izdüşümleridir. Hasene adı üstünde güzeldir ve bir ıslah işi içinse, daha da iyidir. Bir köye çeşme yaptırmak, bir fakire ceket almak, bir açı doyurmak hasenedir. Vicdanı rahatlatmanın, tatmin olmanın yolu olarak, genellikle ferdi bir sıkıntının, toplumsal bir çıkmazın hallinde, ‘bela sağmak’ cinsindendir. Çünkü insanın ve toplumun, var oluşunu haklı göstermeye, kendini ifade edebileceği meşru bir zemin aramaya, girdaba girdiğinde vicdanını doyurmaya ihtiyacı olur. Hele yaşadıkları ile inandıkları arasında onulmaz bir çatışma varsa. Biri bu çatışmanın ortaya çıkardığı bunalımların büyüklüğü altında ezilmek, diğeri ıslahın getireceği tehlikelere karşı yetersiz kalmak korkusuyla; kendisiyle barışık kalabilmek, çevresiyle ve Allah ile olan diyalogunu devam ettirebilmek, çabasıdır, bu. Yoksa yapayalnız kalır.
Sizde bilirsiniz ki; işini, evini, yatını ve katını bir çitin içinde garantiye alıp, bir şekilde sigortalayıp, her türden ıslah ve harcamayı, kimseyi o çite asla yaklaştırmadan yapmanın anlamını. Ve sahip olduklarının değerini bilmenin, ona bu imkânı veren düzeni korumakla gerçekleştiğini. Zira okulunuz, dershaneniz, finans kurumunuz ve şirketlerinizin beslendiği sistemle uzlaşmaktan ve o çitin dışında bir eylem alanı oluşturmaktan başka çareniz yok gibi gözükür. İşte, ‘’Şimdi senin dediklerini kabul etsek de bin yıl önceki İbrahim’in dinini kabullenip ona uysak, bu tapınımlarda elde ettiğimiz kar gider, aç ve açıkta, korunmasız kalırız ‘’ diyen Mekke müşriklerinin faydacı yaklaşımlarına karşılık gelen ayetlerin ’’Onları biz doyuracağız ve korkularından biz emin kılacağız’’ demesi bunun içindi.
Nitekim tabiat boşluk kabul etmiyor. Eğer siz kendi ahlaki davranışlarınızı göz ardı eder ve evrensel, can alıcı konularda taviz verir, uzlaşırsanız, içine girdiğiniz yapı, kendi ahlakını kendi üretiyor. Emperyalizmin, önce dinin sonra ideolojilerin, akabinde de tarihin sonunu ilan eden yaklaşımındaki ‘ebedilik’ iddiasının, bilgiyi, ahlaki kaygılarından asude bir güç gösterisine dönüştürmesi gibi.
Şimdilerde bu güç, ıslah işlerinde başarılı olamadığı için, hasenatı önererek ömrünü uzatmaya çalışıyor. İyi bir vatandaştan beklenen, ‘’Neden bir şeyler yapmıyorsun?’’ sorusuna, saptırma cevaplar üreterek, var olanı korumaya, vicdanları ve sahte huzurları tatmine yöneltiyor. Üstelik hasenatlar, ıslahın yerini alıp, amel çerçevenizi planladığında, yaptığınız isyanlar bile, onun işine yarar hale geliyor. Ali Şeriati’ nin dediği gibi:
“Islah ile uğraşanlar, hasenat yaptıklarında bu işlerini bir ideolojik program olarak hesaba katmaz. Ne halkın, ne de Allah’ın hesabına yazar, ne İslam ne de imanla irtibatlandırır. Aslında bir insana hizmet, insanın doğal, fıtri yapısından kaynaklanır. Fakat hasenat için planlama yapmak ve salih amel yerine yerleştirmek, ‘seyyie’ (kötülük) dir.
Hasenatın bir iman, itikat ya da ideoloji gerektirmediğini söylemiştik. Normal bir insan; müslüman, komünist veya Budist olmadan da bu işleri yapabilir. Yapmalıdır da. Önemli olan hasenatın, salih amele karşı bir argüman olarak kullanılmamasıdır, o kadar. Çoğu zaman, öyle de olur. Aslında amaçsız ve anlamsız bir hasene, kendini salih amele adamış biri için, ‘seyyie’ ye dönüşür. Öyle ki, hedef ve ilke gözetilmediğinden olsa gerek, amel için harcanan emek, bir süre sonra, ödenen küçücük bedeller için dahi, koskocaman ümitler eşliğinde yerini, devasa minnet beklentilerine bırakır. Yani, önce verdiğini bilahare başa kakıp, bir de hesap sormanın aymazlığına.
Ekmeğimi yedin, yanımda büyüdün, şimdi de yapacağını yaptın sen nankörsün’’ tavrına bir Samiri gibi uydurup, pişkince karşılık vermek var, bir de Musa gibi: ‘’Tamam yedim, büyüdüm ama ben o zaman cahildim ve sen bunu bana babanın hayrına yapmadın. Sen dokunmasaydın, ben anamın kucağında nazlı nazlı büyüyecektim. Hem sorun çıkaran, hem çözüm öneren sensin’’ demek, ya da; “Sadece senin otoritenin izin verdiği sahalarda at oynatıp, debdeben ve asaletine katkı sağladığımız sürece, bizden iyisi yok. Sorduğumuz, sorguladığımız, ‘biz şuna/buna katılmıyoruz’ dediğimiz zaman mı, kötü olduk”, diyerek, medeni bir cesaret göstermek var.
Cahilliye Arapları, ekinlerini ve hayvanlarını; ‘’Şu Allah’ın payı, bu da Tanrılarımızın’’ diyerek bölüştürürler ve Allah’ın payının diğerlerine geçmesine ‘’Allah zaten zengindir’’ diyerek, engel olurlardı. Allah için ayırdıklarından kalan olursa, onu da konuklarına ve fakirlere, yani yine kendi şereflerine harcarlardı. “Ortakları için ayrılan Allah'’a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor.” diyen ayet de, dönüp dolaşıp hep bu bozuk sistemi besleyen uyanıklığa dikkat çekiyordu. Nitekim ne yaparsanız yapın, hasenatla ancak, var olanı koruyabiliyor ve elinizdekileri olsa olsa en fazla yeşile boyaya biliyor. Yani hasenat için planlama yapmak ve salih amel yerine yerleştirmek, ‘seyyie’ (kötülük) haline geliveriyor.
İlimde kalmak, parçada kalmaktır, onu bir dünya görüşüne konu yapıp, bütün içindeki yerini ve dengesini bulmadıkça. Nice yaltakçı hokkabazların hayırlı işlerinin, Allah’ın parasıyla beş para etmemesi bundandır. Ve bu türden hasenatlar; duvarın ayıbını örtmek için, macun çeken boyacının yaptığından farklı değildir. Duvar içten içe yamuktur, yaralıdır ve ayıp, hep orada kalır. Ama görüntü, büyü mühendisleri elinde, saten ancak sahte bir hayat resmine bürünür. Balolar ve kokteyllerde, düşkünlere yardım toplamanın resmine.
Geçmişte bu kavramlar arasında böylesine bir karşıtlık, yine vardı.
“Ve (ey insanoğlu) yakın(ların)a hak(lar)ını ver; düşküne de, yolda kalmışa da; ama sakın (elindekini) anlamsız, amaçsız bir biçimde saçıp savurma (tebziren). Çünkü bil ki, saçıp savuranlar, Şeytan’ın türdeşleridir; Şeytan da zaten Rabbine karşı gerçekten çok büyük bir nankörlük sergilemiştir. Ve eğer sen (kendin) de Rabbinin katında ihtiyaç duyduğun bir lutfu/bir rahmeti arama çabası içinde olduğun için ( ihtiyaç sahiplerine) ilgisiz kalmak zorunda isen, o zaman, hiç değilse, onlara yumuşak/yatıştırıcı bir söz söyle.”(17/26–28)
Anlatılmak istenen; Bazen daha önemli, daha öncelikli bir harcamanın gerektiği yerlerde, yanı başındakinin ihtiyacını gideremediği için bağrına ve midesine taş basmanın gerekebileceğidir. Bakın, “tebzir” i Esed’den dinleyelim:
“Lâfzen, ‘(bütünüyle) boş yere’ (tebziren), yani amaçsızcasına, anlamsız bir biçimde yahut iyi/meşru bir amaca bağlı olmaksızın. Akılda tutulmalıdır ki, tebzir kavramı kişinin harcadığı miktarla değil de, harcamanın dayandığı amaçla ilgilidir. Bunun içindir ki, Taberi’nin kaydettiğine göre, İbn Abbas ve İbn Mes’ud, tebzir terimini ‘doğru olmayan bir amaç için’ yahut ‘batıl bir sebeple harcamada bulunmak’ olarak tanımlamışlardır. Yine aynı yerde Mücahid’in ‘Bir insan, bütün varını yoğunu doğru bir amaç için harcarsa yaptığı tebzir sayılmaz; fakat batıl yolda, yanlış yolda çok az bir miktar harcasa bile, bu tebzir sayılır’ dediği kaydedilmiştir.”
Bir eylemi, bir amaç ve anlam örgüsüne yarayacak şekilde hedeflemekle, bunu sadece insiyaki olarak gerçekleştirmek bir değildir. Yoldaki bir taşı ayağına çarpıp acı verdiği için tekmeleyen biriyle, başkalarına zarar vermesin diye kenara atan kişinin eylemleri arasında, dağlar kadar fark olduğu gibi.
Sadece parasıyla dinini yaşayan, uzaktan kumanda ile yani hiçbir yoksulla karşılaşmadan, vekâleten harcamalarda bulunanların eğer bir anlam ya da amaçları olsaydı, bir toplumun fikir birikimi, hayat, insan, özgürlük, emek ile ilgili bir düşüncesi, olmadan değişip, ilerleyemeyeceğini ve Zulkarneyn’e : ’’Sana para verelim bize bir set yap.” diyen, elini taşın altına sokmadan o risksiz, sadece parasıyla işi bitirme çabalarının reddedileceğini bilirlerdi. Keşke bilselerdi.
Bilselerdi, insanı değiştiren/dönüştüren şeylerin var olduğunu da bilirlerdi. Evlilik, askerlik, iş seçimi ve para kazanmak gibi. Bütün bunları geçmiş, ayakta kalmayı başarmış, hala okumayı sürdüren, küsmeden, darılmadan, bu ümmete sövmeden, ilim yolunda direnen, kendini kanıtlamış nice insanlar varken, dış kapının mandalı konularda paranın gücüyle gelip-geçici konulara katkı sağlamanın bir anlamı olmadığını ya da millet kan ağlarken, ‘Rasulullah’ın hadislerinde geçen hayvanlar’ ı araştırma konusu yapmanın; ilme, vicdana, bu halka küfretmek anlamına geldiğini de bilirlerdi.
Kötülüğüyle bilinen birinin iyiliklerinden bahsedilmez. İyiliğiyle bilinenin ise, kötülüklerinden. Yanıltıcı olur yoksa. Ama bu, birinin hiç iyiliği, diğerinin de hiç kötülüğü olmadığı anlamına gelmez. Şüphesiz bu memleketin taşında toprağında epey katkıları var ve bu anlamda onları iyi bilir, tanırız ama camiyle-evi arasında ense, tuvalet ile-mutfak arasında göbek şişirmenin, anlamı ve amacı belli olmadan yapılan bir sürü infak gösterilerinin ne sonuçlar verdiğini de biliriz. Ayrıca on kere hacca gidip üç beş mevlit okutmanın, kurban kesip dağıtmakla fakir kayırmanın kendi vicdanlarına olan faydasını ya da olmayan kandil geceleriyle, çimenlere basmayın mevzulu Cuma namazlarının halkın kaynaşmasına olan yararını da inkâr etmeyiz. Hele birde milli birlik ve beraberliğimize katkı sağlıyorsa yağma Hasan böreği.
Bizi üzen ya da düşündüren dört köşeli, küp gibi, boynu açık, sıkma başlı ve anlamadığı bir sürü kırk yasinli hatimlerle ortalarda gezen ve hayatında bir gün olsun bulunduğu ortamı sorgulamadan, rahatsız olmadan yaşayabilen, niçin yaratıldığını anlayamadığımız, garip mahlûklar. Teyzelerim benim. Etliye sütlüye karışmaz, ne kokar, ne bulaşır tipler. Bunlar zombiler olabilir mi? İnsan Lokman (as.)’a bakıyor da, “ Oğlum namazını kıl, iyiliği emret, kötülüğe engel ol, başına gelene de sabret/diren, bunlar yapılmaya değer şeylerdir” deyişini hatırlayınca, Annemin bana senelerce okunmuş pirinç yedirerek, “ Sakın bir şeye karışma, dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyerek, büyütmesini hatırlıyor? Pısırık ve korkak olmamdaki katkısını yani. Birde tonton paşazadeler var. Amcalarım benim. Madde âleminin sultanları. Değişmenin gelişmeye konu olan tarafında, sadece araba, yazlık ya da koltuk takımlarını görebileceğiniz, sıkılgan, göçebe kuşları. Mana âleminin sultanlarıyla el ele vermiş, üstüne de varsan, kendi haline de bıraksan tepkisiz, bir o kadar da haktan/hukuktan nasipsiz, hakikat soyguncusu nebbaş takımının liberoları.
Antik Yunan’da yaşarlardı, köle edineceklerdi. Daha çok boş vakit elde edip, daha özgür semirtmek adına. Orta çağda derebeyi olmalıydılar. Köylüleri çalışır, onlar yerdi. Bugün, teknolojiyle kardeş kardeş aynı bağımsızlığı varsın yakalasınlar. Sermayenin siyaseti, siyasetin hukuku, hukukun ahlakı belirlediği bu süreçte, kendini güven için de bir çite hapsetmenin yolu, paranın egemenliğinde pay sahibi olmaktan geçiyor nasıl olsa. Önceleri tek bir kral vardı. Ve ona yakın olmalıydılar. Güç, saltanat ve lüksün, akıl, bilim ve ilerlemeyle eşleştiği bu günlerde ise, holding, tröst filanlar. Bir de Muaviye misali, malullaha sahip olup; “ Bizim sermayemiz üzerinde dilediğimizi yapmaktan senin namazın mı alıkoyuyor. Sana ne, hesabını Allah soracaksa sorsun.’’ demeleri eksik kalıyor. Bir cami yaptırsalar, ya da bunaldıkça bir fakir giydirip donatsalar, rahatlıyorlar zaten. Binaenaleyh, kendi günahlarınızı kendiniz üretin, sürüsüyle halt işleyin, sonra tövbe eder salihlerden olursunuz, Yusuf’un kardeşleri gibi.
Atalarımız ne demiş, yere yakın olandan korkacaksın azizim. Gövdesi, dalları, yapraklarına kadar ağaçtan hiçbir farkları yok vallahi. Fakat dikkatinizi çekti mi bilmem, boydan kaybediyorlar. Minyatür müdür, nedirler? “Bonzai” ler.

Not: Bu yazı, bütünüyle, merhum Ali Şeriati’nin ‘Kur’an’ın Ebediliği’ başlıklı bir söyleminden esinlenerek yazılmıştır.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : BONZAİ

« Önceki ::