Ortak bir kültüre sahip insanların gördükleri rüyaları bir araya getirebilseydik, o ülkede yapılamayanlarla yapılmak istenenleri, yani geçmiş pişmanlıklarla gelecek kaygılarının en azından yakın gelecekte nasıl bir ortam oluşturabileceğini tahmin edebilirdik. Bu durumda, ya hayal gücünün kendi ulaşamadığı için başkalarına da yar etmeyen egosunun geçeği tahrif gücü karşısında, yanlış sonuçlara varır ya da belki bir gün elde ederim ümidiyle, mucizeleşmiş ve kehanetlerle ambalajlanmış heyecanlı bir bekleyişe adım atardık. Nasıl ki bir fikir, bir düşünce bir dünya görüşü olup da sahibinde dava konusu bir eyleme dönüşmeyince dışarıdan birilerinin görücü usulüyle diktirdiği iki beden büyük bir elbiseyle insanı şarlatana dönüştürüyor ve insan zamanla kendini, koskocaman bir hiçliğin içinde ucuz zevklerin palyaçosu gibi pandomim oynarken buluyorsa, muhayyilenin tarihsel olgulara süreklilik kazandırması ve çağlar boyu etkinlik kazanması için de, efsaneleşmesi gerekiyor. Gerekiyor ama arka planda tarihsel olguların sübjektif tasarımlarıyla oluşturulmuş bir art niyet olmadan. Yani reel dünyada putlaştırılmış bir özneden yoksun, nesnel bir gerçekliğin az çok yaşanmış olması kaydıyla. Kandiller hurafe mi yoksa hayra vesile mi oluyor, mucize beklentileri tembellik mi yoksa ümit mi aşılıyor, Necef’teki Ali türbesi olmayacak dualara âmin merkezi mi yoksa oraya yapılan saldırılar Irak’taki Müslümanların karşı direnişini mi güçlendiriyor? Efsaneleri destana devşiren ‘ibret’ yönüyle, hurafeye dönüştüren ‘büyülü’ tarafının çarpışma zeminidir bu. Ve bilim-teknoloji-ilerleme mitinin çağdaş dünyada yeryüzü cennetini vadeden baladının üniversite mezunu olma akidesine karşılık, başını açmadığı için evde oturmak zorunda kalan kızın kâbusudur bu zemin ki, olası başarısızlıkların heykelleşip üstüne oturduğu ağır bir karabasanı davet edecektir. Taharetlendin mi büyük taş seçeceksin, küçük çakıl taşları insanın içine kaçıyor diyen atalarımıza inat, gerçekleştirilemeyen büyük ideallerin peşinde bunalıma girmek yerine, küçük hedeflerin ikinci sınıf adamı olmak daha doğru gibi gelir ve uydurma bir kandil gecesinin heyecanını iki ayeti anlamak için harcanan zamanın verdiği sıkıntıya eşdeğer kabul edemezsiniz artık. Hani, namazını kılmak adına yüz liralık işi elli liraya yapıp geri kalanıyla dinini satın almanın faturasını kadere kesen zihnin kısmet arayışıyla, işçisine vermediklerinden hayra harcayan tombulların bereket beklentisi gibi.Hatta idealle gerçek arasındaki derin uçurumun oluşturacağı umursamazlığın, kendi çözebileceği problemler üretip arkasından çözüp çözüp tatmin olmasının verdiği zevk bir tarafa, hem aşağılanmanın verdiği mazoşist bir tat hem de kalabalığa uymakla elde edilen arabesk bir güven hissi de var. Burada, yemek kitaplarının birinde ıstakozların canlı canlı haşlanmaktan hoşlandığının yazdığını söyleyen Tolstoy’ un ‘Diriliş’inde ki Taparov’un dine bakışı da hatırlanmalı. “ O’nun dine karşı tutumu tıpkı bir tavukçunun hayvanlara yedirdiği kurtçuklara karşı durumu gibiydi. Bu kurtçuklar, pek pis, iğrenç şeylerdi ama ne çare ki tavuklar pek seviyordu.” Bir İngiliz efsanesinin kadın kahramanı Chester Kontu Leofric’in (öl:1057) karısı Lady Godiva’yı duymuşsunuzdur. Wendewer’li Roger’in anlattığına göre, kocasından Coventry halkını perişan eden vergileri azaltmasını ister. Kocası şehri çırılçıplak dolaşması kaydıyla bu isteğini yerine getirebileceğini söyler. Bunun üzerine Lady Godiva, vücudunu örten gümrah saçlarıyla bu işin üstesinden gelir. John Bronpton, dikizci (peeping) Tom adlı bir terzinin dışında herkesin kepenklerini kapatarak Ladylerine kimsenin bakmadığını söyler. Ve 1678’den beri Coventry’de her üç yılda bir ‘Godiva’ alayı düzenlenir. Fahişe olacak korkusuyla onu diri diri gömüp öldürsün mü yoksa sağ bırakıp bu utanca katlansın mı diye düşünerek yüzünü ekşiten Arap müşriklerinin halini hatırlayınca, kızı olduğunda başı açık okutsam deyyus olurum, başını kapatsam evde koca bekleyen bir aminneye dönüşecek ikilemini yaşayan çağdaş yüzlerin bela satan somurtkanlığı aklına geliyor insanın.Ve yaşadıklarıyla inandıkları arasında ki çelişkiden hareketle evde ayrı, iş yerinde ayrı, sokakta ayrı maskelerle dolaşmanın ne muhteşem bir oyunculuk kabiliyeti gerektirdiğini ve kişiliği bölünmüş yorgun tiplerin mutsuzluklarının resmi üstüne geleneksel adetlerden ya da hurafe beklentilerden süslenmiş renkli çerçeveler seçildiğini anımsatıyor ayrıca. Ne yazık ki geçmişte İslamcı şimdilerde muhafazakâr ağabeylerinin nasihati ve ehlisünnet hocalarının fetvalarıyla, başını açıp okuluna giden Bayan Ayşeler, kapısını, kepengini kapatıp laydlerini görmemeye çalışan bir duyarlılıktan da yoksun bırakılıyorlar bugünlerde. Herkes dikizci Tom olmuş bakıyor. Ve kör olası mazeretler üretip, üstesinden gelemediği bir sorunu yok saymaya devam ediyor. Biri kendi içlerinde diğeri de halk arasında ikilem yaratmamak adına gösterdikleri bu fedakârlık anlamlı mıdır bilinmez ama biraz vicdanı olanlar için çağdaş bir efsanenin kaçırıldığı da apaçık kendini gösteriyor. Nitekim bedel ödemeye hazır bir sürü kız kardeş varken, üç yılda bir ‘Bacım Ayşe’ alayları düzenleyip milletin kapısını penceresini kapatmasıyla oluşacak bir sivil itaatsizliği oluşturabilseydik, olmadı imanın şartlarından üniversiteli olmayı çıkarabilseydik, en azından çift kişilikten kurtulup, gözü kapalı ölmenin yolunu açabilecektik. Bir efsane daha kaçırmamak ümidiyle…
Dil canlı bir organizma sanki düşünceyi nasıl da belirliyor. Düşünce, belli bir kıvama gelip, zihniyeti dönüştürmeye başladığında, yani var olanı ve değerleri yeniden inşa edip tanımladığında ise ancak yeni sistemler ve düzenler kurulabiliyor. Antik Yunan’dan Hint’e, Çin’den Mekke’ye varıncaya kadar, kadim medeniyetlerin oluşumuna bir bakın, arka planda ciddi fikri birikimlerin barındığını ve sadece kuvvetli, yoğun zihni oluşumların, toplumları değiştirip/dönüştürebildiğini göreceksiniz. Düşünce (fikir), dünyanın en kuvvetli silahı olarak, hala etkisini koruyor. Hapsedilemiyor, öldürülemiyor. Ve sahibinin hiç görmediği kitleleri, hiç duymadığı sahaları dize getirip, etkileyebiliyor. “ Düşünceyi değiştirmek istiyorsanız, dili değiştirin” diyenler, dilin etkisini o kadar abartmış olmalılar ki, haklı ya da haksız, ‘gerçeği’ tabiatı araştırmak yerine, düşüncenin ifadesi olan dilde aramak istiyorlar, Aristo’nun yaptığı gibi. Hatta bir dili iyi öğrenmenin, -o dilin kavram ve kapsamlarını anlamaya yarayacak bir karşılık bulmak zorunluluğundan olsa gerek- karşı kültürün iyi özümsenmesiyle mümkün olabileceğini söylemeleri bile, dilin kültür emperyalizmine konu olan tarafını göstermiyor mu? Hele sizin lügatinizde, o kavramın veya kültür birikiminin karşılığı yoksa bir meydan okumayla yüz yüzesiniz demektir. İnsanı kendi kimliğinden koparan, toplumuna yabancılaştıran ve dahi bu hızlı değişim/dönüşüm içinde, aynı evde birbirleriyle tanışmadan/bilişmeden yaşayan dede-torun tipleri yaratan da, bu sömürü çarkı değil mi? Aslında düşünce, böyle bir dolaba beygir olmasa da, bilgiyi ahlaktan yoksun bir güç gösterisine dönüştürüp suç işlemese, iki türlü etki edecek; biri, onun namusu; yani tutarlılığı, diğeri ise, şerefi; yani özgürlüğü. Düşüncenin namusu, geçmişiyle kuracağı bağda aranmalı. Buna medeniyetlerin ‘İsra’ sı denebilir. Bütün resullerde ve hassaten bizim peygamberimizde olduğu gibi. Zıpçıktı, türedi biri olmadığını ispat sadedinde, Mekke’den Kudüs’e bütün enbiyanın mirasına sahip çıkmanın adı. Bu, bir anlamda, onun süreklilik/güvenirlilik sorununun bertaraf edilmesi demek oluyor. Üzerinde durduğu çizginin, yürüdüğü yolun emniyetini, hakikatin gücüyle sağlayan bir nevi içselleştirme ve anlamlandırma çabası. Yüzyıllara baliğ bir söylemin tekrarı adına, ait olduğu kopmaz zincirin, hakikati inatla inkâr eden muhataplarının kulaklarını tırmalayan şakırtısı. Bir nevi insanın, insan ve Tanrıyla ilişkisinin tarihi ya da kendine ve başkalarına karşı erdemli ve sorumlu davrananların işbirliği. Düşünenin şerefine gelince, buna da medeniyetlerin ‘Mirac’ı dense yeridir. Yerin, yani toprağın balçığından, göğün saf temizliğine yükselerek evrensel ilkelerle buluşup adaletin, eşitliğin, özgürlüğün boy attığı bir ağacın dallarına tutunmanın, insanı boşluğa düşmekten kurtaran tarafı.Kimliğin/kişiliğin, özgürce olgunlaşma serüveni. Bütün zamanların izdüşümünde; yüzyıllar, tarih, zaman ve mekânları aşarak, herkesin kendinden bir parça, bir örnek, bir kardeş bulabildiği ortak nokta. İnsanın evrimi de böyle değil mi? Geçmişiyle yatay ve kendi kişiliği ile dikey ilişki içerisinde, bir yandan geleneksel/tarihi süreklilik unsurlarını, diğer yandan yaşadığı ortamda kimliğini, özünü aramıyor mu?Ya da bütün bir ömrünü, neler yapılabileceğini kendine ve çevresine kanıtlamakla geçirmiyor mu? Bu arada, tarihiyle bağları koparılmış, dili değişmiş, kendisine yabancılaşmış, gerçek benliği yerine, kendi dışında birilerinin tanımlamalarına gebe kalmış angajebir rolü oynamıyor mu?Sahtekârlık nedir ki? İçinde aradığı ile dışında bulduğu arasındaki açığı; olmadığı gibi davranıp, öyleymiş gibi görünüp kapatmaktan başka. Resmi tarih ve ideolojilerin elinde oyuncak olarak, sanal düşmanlar; ucuz zaferler ve pespaye, geçici hedefler oluşturarak, ‘kendini’ ve ‘diğer’ lerini peydahlayıp, dostunu ve düşmanını yaratmak gibi bir şey. Örneğin tarihin moloz yığınları içinde, onun bunun elinde, bir kavramın kapsamının böylesi bir yabancılaşmayla nasıl iğdiş edildiğinin çarpıcı bir örneğini, ‘Hasenat ve Salihat’ ın karşıt içeriklerinin yer değiştirmesinde görebiliriz: Hasenat, durumu ve var oluş halini kabullenip, ona aynı doğrultuda hizmet etmek, olanı korumak, desteklemek, oluşa hizmet etmek ve var olanı güzelleştirmektir. Risksiz, geçici ve tabiidir.Bir ideoloji, itikat ve iman gerektirmez. Salihat, ise; durumu ve var oluş halini kabullenmeyip, ona farklı doğrultuda hizmet etmek, oluşu değiştirmek, dönüştürmek, olması gerekene destek vermek ve var olanı belli bir anlam ve amaç doğrultusunda şekillendirmektir. Riskli, kalıcı ve gayr-ı tabiidir.Ayrıca bir iman, itikat ya da ideolojiye ihtiyaç duyar. Gerçek iyilik, insanın kendine yaptığıdır, denir. Denizde boğulan bir adamı kurtarırken insanın aslında vicdanını, imanını yani kendisini kurtarması gibi. Yoksa onunla beraber, o da ölür. Allah için bir şey yapmanın tarifi de budur. Bu, kendisi için, toplum için, mazlum ya da zayıflar için, yani Allah içindir. Borç vermek, yardım etmek, emtiayı paylaşıp, dağıtmak veya eziyet etmek, hainlik etmek, hep Allah’a yardım ya da karşı olmakla, bireyi ya da toplumu destekleyip, hiçe saymanın izdüşümleridir. Hasene adı üstünde güzeldir ve bir ıslah işi içinse, daha da iyidir. Bir köye çeşme yaptırmak, bir fakire ceket almak, bir açı doyurmak hasenedir. Vicdanı rahatlatmanın, tatmin olmanın yolu olarak, genellikle ferdi bir sıkıntının, toplumsal bir çıkmazın hallinde, ‘bela sağmak’ cinsindendir. Çünkü insanın ve toplumun, var oluşunu haklı göstermeye, kendini ifade edebileceği meşru bir zemin aramaya, girdaba girdiğinde vicdanını doyurmaya ihtiyacı olur.Hele yaşadıkları ile inandıkları arasında onulmaz bir çatışma varsa. Biri bu çatışmanın ortaya çıkardığı bunalımların büyüklüğü altında ezilmek, diğeri ıslahın getireceği tehlikelere karşı yetersiz kalmak korkusuyla; kendisiyle barışık kalabilmek, çevresiyle ve Allah ile olan diyalogunu devam ettirebilmek, çabasıdır, bu. Yoksa yapayalnız kalır. Sizde bilirsiniz ki; işini, evini, yatını ve katını bir çitin içinde garantiye alıp, bir şekilde sigortalayıp, her türden ıslah ve harcamayı, kimseyi o çite asla yaklaştırmadan yapmanın anlamını. Ve sahip olduklarının değerini bilmenin, ona bu imkânı veren düzeni korumakla gerçekleştiğini. Zira okulunuz, dershaneniz, finans kurumunuz ve şirketlerinizin beslendiği sistemle uzlaşmaktan ve o çitin dışında bir eylem alanı oluşturmaktan başka çareniz yok gibi gözükür. İşte, ‘’Şimdi senin dediklerini kabul etsek de bin yıl önceki İbrahim’in dinini kabullenip ona uysak, bu tapınımlarda elde ettiğimiz kar gider, aç ve açıkta, korunmasız kalırız ‘’ diyen Mekke müşriklerinin faydacı yaklaşımlarına karşılık gelen ayetlerin ’’Onları biz doyuracağız ve korkularından biz emin kılacağız’’ demesi bunun içindi. Nitekim tabiat boşluk kabul etmiyor. Eğer siz kendi ahlaki davranışlarınızı göz ardı eder ve evrensel, can alıcı konularda taviz verir, uzlaşırsanız, içine girdiğiniz yapı, kendi ahlakını kendi üretiyor. Emperyalizmin, önce dinin sonra ideolojilerin, akabinde de tarihin sonunu ilan eden yaklaşımındaki ‘ebedilik’ iddiasının, bilgiyi, ahlaki kaygılarından asude bir güç gösterisine dönüştürmesi gibi. Şimdilerde bu güç, ıslah işlerinde başarılı olamadığı için, hasenatı önererek ömrünü uzatmaya çalışıyor. İyi bir vatandaştan beklenen, ‘’Neden bir şeyler yapmıyorsun?’’ sorusuna, saptırma cevaplar üreterek, var olanı korumaya, vicdanları ve sahte huzurları tatmine yöneltiyor. Üstelik hasenatlar, ıslahın yerini alıp, amel çerçevenizi planladığında, yaptığınız isyanlar bile, onun işine yarar hale geliyor. Ali Şeriati’ nin dediği gibi: “Islah ile uğraşanlar, hasenat yaptıklarında bu işlerini bir ideolojik program olarak hesaba katmaz. Ne halkın, ne de Allah’ın hesabına yazar, ne İslam ne de imanla irtibatlandırır. Aslında bir insana hizmet, insanın doğal, fıtri yapısından kaynaklanır. Fakat hasenat için planlama yapmak ve salih amel yerine yerleştirmek, ‘seyyie’ (kötülük) dir.” Hasenatın bir iman, itikat ya da ideoloji gerektirmediğini söylemiştik. Normal bir insan; müslüman, komünist veya Budist olmadan da bu işleri yapabilir. Yapmalıdır da. Önemli olan hasenatın, salih amele karşı bir argüman olarak kullanılmamasıdır, o kadar. Çoğu zaman, öyle de olur. Aslında amaçsız ve anlamsız bir hasene, kendini salih amele adamış biri için, ‘seyyie’ ye dönüşür. Öyle ki, hedef ve ilke gözetilmediğinden olsa gerek, amel için harcanan emek, bir süre sonra, ödenen küçücük bedeller için dahi, koskocaman ümitler eşliğinde yerini, devasa minnet beklentilerine bırakır. Yani, önce verdiğini bilahare başa kakıp, bir de hesap sormanın aymazlığına. “Ekmeğimi yedin, yanımda büyüdün, şimdi de yapacağını yaptın sen nankörsün’’ tavrına bir Samiri gibi uydurup, pişkince karşılık vermek var, bir de Musa gibi: ‘’Tamam yedim, büyüdüm ama ben o zaman cahildim ve sen bunu bana babanın hayrına yapmadın. Sen dokunmasaydın, ben anamın kucağında nazlı nazlı büyüyecektim. Hem sorun çıkaran, hem çözüm öneren sensin’’ demek, ya da; “Sadece senin otoritenin izin verdiği sahalarda at oynatıp, debdeben ve asaletine katkı sağladığımız sürece, bizden iyisi yok. Sorduğumuz, sorguladığımız, ‘biz şuna/buna katılmıyoruz’ dediğimiz zaman mı, kötü olduk”, diyerek, medeni bir cesaret göstermek var. Cahilliye Arapları, ekinlerini ve hayvanlarını; ‘’Şu Allah’ın payı, bu da Tanrılarımızın’’ diyerek bölüştürürler ve Allah’ın payının diğerlerine geçmesine ‘’Allah zaten zengindir’’ diyerek, engel olurlardı. Allah için ayırdıklarından kalan olursa, onu da konuklarına ve fakirlere, yani yine kendi şereflerine harcarlardı. “Ortakları için ayrılan Allah'’a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor.” diyen ayet de, dönüp dolaşıp hep bu bozuk sistemi besleyen uyanıklığa dikkat çekiyordu. Nitekim ne yaparsanız yapın, hasenatla ancak, var olanı koruyabiliyor ve elinizdekileri olsa olsa en fazla yeşile boyaya biliyor. Yani hasenat için planlama yapmak ve salih amel yerine yerleştirmek, ‘seyyie’ (kötülük) haline geliveriyor. İlimde kalmak, parçada kalmaktır, onu bir dünya görüşüne konu yapıp, bütün içindeki yerini ve dengesini bulmadıkça.Nice yaltakçı hokkabazların hayırlı işlerinin, Allah’ın parasıyla beş para etmemesi bundandır. Ve bu türden hasenatlar; duvarın ayıbını örtmek için, macun çeken boyacının yaptığından farklı değildir. Duvar içten içe yamuktur, yaralıdır ve ayıp, hep orada kalır. Ama görüntü, büyü mühendisleri elinde, saten ancak sahte bir hayat resmine bürünür. Balolar ve kokteyllerde, düşkünlere yardım toplamanın resmine. Geçmişte bu kavramlar arasında böylesine bir karşıtlık, yine vardı. “Ve (ey insanoğlu) yakın(ların)a hak(lar)ını ver; düşküne de, yolda kalmışa da; ama sakın (elindekini) anlamsız, amaçsız bir biçimde saçıp savurma (tebziren). Çünkü bil ki, saçıp savuranlar, Şeytan’ın türdeşleridir; Şeytan da zaten Rabbine karşı gerçekten çok büyük bir nankörlük sergilemiştir. Ve eğer sen (kendin) de Rabbinin katında ihtiyaç duyduğun bir lutfu/bir rahmeti arama çabası içinde olduğun için ( ihtiyaç sahiplerine) ilgisiz kalmak zorunda isen, o zaman, hiç değilse, onlara yumuşak/yatıştırıcı bir söz söyle.”(17/26–28) Anlatılmak istenen; Bazen daha önemli, daha öncelikli bir harcamanın gerektiği yerlerde, yanı başındakinin ihtiyacını gideremediği için bağrına ve midesine taş basmanın gerekebileceğidir. Bakın, “tebzir” i Esed’den dinleyelim: “Lâfzen, ‘(bütünüyle) boş yere’ (tebziren), yani amaçsızcasına, anlamsız bir biçimde yahut iyi/meşru bir amaca bağlı olmaksızın. Akılda tutulmalıdır ki, tebzir kavramı kişinin harcadığı miktarla değil de, harcamanın dayandığı amaçla ilgilidir. Bunun içindir ki, Taberi’nin kaydettiğine göre, İbn Abbas ve İbn Mes’ud, tebzir terimini ‘doğru olmayan bir amaç için’ yahut ‘batıl bir sebeple harcamada bulunmak’ olarak tanımlamışlardır. Yine aynı yerde Mücahid’in ‘Bir insan, bütün varını yoğunu doğru bir amaç için harcarsa yaptığı tebzir sayılmaz; fakat batıl yolda, yanlış yolda çok az bir miktar harcasa bile, bu tebzir sayılır’ dediği kaydedilmiştir.” Bir eylemi, bir amaç ve anlam örgüsüne yarayacak şekilde hedeflemekle, bunu sadece insiyaki olarak gerçekleştirmek bir değildir. Yoldaki bir taşı ayağına çarpıp acı verdiği için tekmeleyen biriyle, başkalarına zarar vermesin diye kenara atan kişinin eylemleri arasında, dağlar kadar fark olduğu gibi. Sadece parasıyla dinini yaşayan, uzaktan kumanda ile yani hiçbir yoksulla karşılaşmadan, vekâleten harcamalarda bulunanların eğer bir anlam ya da amaçları olsaydı, bir toplumun fikir birikimi, hayat, insan, özgürlük, emek ile ilgili bir düşüncesi, olmadan değişip, ilerleyemeyeceğini ve Zulkarneyn’e : ’’Sana para verelim bize bir set yap.” diyen, elini taşın altına sokmadan o risksiz, sadece parasıyla işi bitirme çabalarının reddedileceğini bilirlerdi. Keşke bilselerdi. Bilselerdi, insanı değiştiren/dönüştüren şeylerin var olduğunu da bilirlerdi. Evlilik, askerlik, iş seçimi ve para kazanmak gibi. Bütün bunları geçmiş, ayakta kalmayı başarmış, hala okumayı sürdüren, küsmeden, darılmadan, bu ümmete sövmeden, ilim yolunda direnen, kendini kanıtlamış nice insanlar varken, dış kapının mandalı konularda paranın gücüyle gelip-geçici konulara katkı sağlamanın bir anlamı olmadığını ya da millet kan ağlarken, ‘Rasulullah’ın hadislerinde geçen hayvanlar’ ı araştırma konusu yapmanın; ilme, vicdana, bu halka küfretmek anlamına geldiğini de bilirlerdi. Kötülüğüyle bilinen birinin iyiliklerinden bahsedilmez.İyiliğiyle bilinenin ise, kötülüklerinden.Yanıltıcı olur yoksa. Ama bu, birinin hiç iyiliği, diğerinin de hiç kötülüğü olmadığı anlamına gelmez. Şüphesiz bu memleketin taşında toprağında epey katkıları var ve bu anlamda onları iyi bilir, tanırız ama camiyle-evi arasında ense, tuvalet ile-mutfak arasında göbek şişirmenin, anlamı ve amacı belli olmadan yapılan bir sürü infak gösterilerinin ne sonuçlar verdiğini de biliriz. Ayrıca on kere hacca gidip üç beş mevlit okutmanın, kurban kesip dağıtmakla fakir kayırmanın kendi vicdanlarına olan faydasını ya da olmayan kandil geceleriyle, çimenlere basmayın mevzulu Cuma namazlarının halkın kaynaşmasına olan yararını da inkâr etmeyiz. Hele birde milli birlik ve beraberliğimize katkı sağlıyorsa yağma Hasan böreği. Bizi üzen ya da düşündüren dört köşeli, küp gibi, boynu açık, sıkma başlı ve anlamadığı bir sürü kırk yasinli hatimlerle ortalarda gezen ve hayatında bir gün olsun bulunduğu ortamı sorgulamadan, rahatsız olmadan yaşayabilen, niçin yaratıldığını anlayamadığımız, garip mahlûklar.Teyzelerim benim. Etliye sütlüye karışmaz, ne kokar, ne bulaşır tipler. Bunlar zombiler olabilir mi? İnsan Lokman (as.)’a bakıyor da, “ Oğlum namazını kıl, iyiliği emret, kötülüğe engel ol, başına gelene de sabret/diren, bunlar yapılmaya değer şeylerdir” deyişini hatırlayınca, Annemin bana senelerce okunmuş pirinç yedirerek, “ Sakın bir şeye karışma, dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyerek, büyütmesini hatırlıyor? Pısırık ve korkak olmamdaki katkısını yani. Birde tonton paşazadeler var. Amcalarım benim. Madde âleminin sultanları. Değişmenin gelişmeye konu olan tarafında, sadece araba, yazlık ya da koltuk takımlarını görebileceğiniz, sıkılgan, göçebe kuşları. Mana âleminin sultanlarıyla el ele vermiş, üstüne de varsan, kendi haline de bıraksan tepkisiz, bir o kadar da haktan/hukuktan nasipsiz, hakikat soyguncusu nebbaş takımının liberoları. Antik Yunan’da yaşarlardı, köle edineceklerdi. Daha çok boş vakit elde edip, daha özgür semirtmek adına. Orta çağda derebeyi olmalıydılar. Köylüleri çalışır, onlar yerdi. Bugün, teknolojiyle kardeş kardeş aynı bağımsızlığı varsın yakalasınlar. Sermayenin siyaseti, siyasetin hukuku, hukukun ahlakı belirlediği bu süreçte, kendini güven için de bir çite hapsetmenin yolu, paranın egemenliğinde pay sahibi olmaktan geçiyor nasıl olsa. Önceleri tek bir kral vardı. Ve ona yakın olmalıydılar. Güç, saltanat ve lüksün, akıl, bilim ve ilerlemeyle eşleştiği bu günlerde ise, holding, tröst filanlar. Bir de Muaviye misali, malullaha sahip olup; “ Bizim sermayemiz üzerinde dilediğimizi yapmaktan senin namazın mı alıkoyuyor. Sana ne, hesabını Allah soracaksa sorsun.’’ demeleri eksik kalıyor. Bir cami yaptırsalar, ya da bunaldıkça bir fakir giydirip donatsalar, rahatlıyorlar zaten. Binaenaleyh, kendi günahlarınızı kendiniz üretin, sürüsüyle halt işleyin, sonra tövbe eder salihlerden olursunuz, Yusuf’un kardeşleri gibi. Atalarımız ne demiş, yere yakın olandan korkacaksın azizim. Gövdesi, dalları, yapraklarına kadar ağaçtan hiçbir farkları yok vallahi. Fakat dikkatinizi çekti mi bilmem, boydan kaybediyorlar. Minyatür müdür, nedirler? “Bonzai” ler.
Not: Bu yazı, bütünüyle, merhum Ali Şeriati’nin ‘Kur’an’ın Ebediliği’ başlıklı bir söyleminden esinlenerek yazılmıştır.
Güzel sesle okunduğunda insanı duygulandırdığını fark ettim.
Neden olmasın?
Çoluk çocuğun doğum günü kutlanıyor da,
Peygamberin doğum günü niye kutlanmasın.
Üstelik iyi ki doğmuş.
Festival havasında haddi aşmadan konferans ve panellerle, yarışma ve etkinliklerle pekâlâ kutlanabilir.
Havai fişekler atılabilir.
Resulü hatırlamak ve gençlere onun önemini anlatmak adına güzel bir faaliyet olmaz mı?
Olur, olur da
İnsanı rahatsız eden şeyler var;
İşine geldiği için mevlit okutmak,
Bununla tatmin olup asıl sorumluluklarını unutmak,
Ardından mevlidi din yerine koyup güya dine saygının örneğini oluşturmak.
Mevlidin sadece kültürel bir motif olarak olsa olsa bir örf ya da halk âdeti olduğunu bile bile onu ibadet şekline dönüştürenlere ne demeli?
Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nden
Kandil geceleri ve namazlarıyla alakalı…
Aklımızla alay eder gibi şu cümlelere bir bakın;
"Regaip gecesi namazı şöyle ki: Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesine Leyle-i Regaip denir. Bazı zatların beyanına göre bu gecede resulü Ekrem sallallahü aleyhi vessellem efendimiz tecelli’i ef’ale mazhar olup nûri ef’ale müstağrak olmakla Hak Tealâ hazretlerine şükür için on iki rekât namaz kılmıştır.
Resulü Ekrem efendimizin muhterem valideleri rahmine bu regaip gecesinde şeref vermiş olduğuna dair olan bir rivayet pek muvafık görülmemektedir. Çünkü bu gece ile vilâdet-i nebeviyyeleri arasında müddet, bunun hilafına şahittir. Şu kadar var ki hazreti Amine’nin fahr-i âlem efendimizi hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olması melhuzdur. Maahaza Leyle-i Regaip pek mübarek bir gecedir. Zaten regaip; nefis mergup, bahası ağır, çok ata ve ihsan manasına olan Ragibe’nin cem’idir. Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çoktur. Fakat bu gecede kılınacak namazın mesnuniyeti (sünnet olması), mendubiyeti hakkında kuvvetli bir delil mevcut görülmemektedir. Bu gecede toplanıp regaip namazını cemaatle kılmanın bir bidat olduğu tasrih edilmektedir. Zaten teravihten başka hiçbir nafile namazını birbirlerini çağırarak cemaatle kılmak kerahatten hali değildir. Ancak bir yerde bulunan iki üç zatın bu gibi namazları cemaatle kılmaları caiz görülmüştür."
Bazı zatlar
Kim bunlar, bu bilgiye nereden ve nasıl ulaşmışlar belli değil,
Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çok.
İyi de
Sünnet veya mendub olduğuna dair bir delil yok.
Regaip namazını cemaatle kılmanın bir bidat olduğu tasrih ediliyor.
Fakat
İki üç zatın bu gibi namazları cemaatle kılmaları caiz görülüyor.
Heyhat!
Lahana turşusu yiyerek perhiz yapmak böyle oluyor demek ki.
Pek mübarek ama aslı yok şeyler
Çok sevap ama sünnet bile değil.
Nitekim
Berat gecesi için söylenenler de aynı;
"Berat gecesi namazı şöyle ki Şaban-ı Şerif’in on beşine tesadüf eden geceye Leyle-i Berat denir, pek mübarek bir gecedir. Leyle-i Berat’ta mahlûkatın bir sene içindeki rızklarına zengin veya fakir aziz veya zelil olacaklarına ihya veya imate edileceklerine ecellerine ve hacıların adetlerine dair tarafı ilahiden meleklere malumat verileceği beyan olunmaktadır.
Velhasıl berat gecesinde ibadet ve taatta ve nafile namaz kılmakta birçok sevaplar vardır. Fakat bu geceye mahsus şekli muayyen mesnun (sünnet) bir namaz yoktur. Bu husustaki rivayetler kuvvetli değildir."
Kadir gecesi namazı için söylenenler de;
"Deniliyor ki kadir namazının en az iki rekât ortası yüz rekât en çoğu da bin rekâttır. Bu namaz iki rekât kılındığı takdirde her rekâtında iki yüz ayeti celile okunmalı yüz rekâta kadar kılındığı takdirde her rekâtında Fatiha-i Şerife’den sonra süresiyle üç kerede ihlâs süre-i celilesi okunup her iki rekâtta bir selam verilmelidir. “Allahümme inneke afüvvün tühibbül avfe fa’fü annî” yani “Ya Rabbi, sen affedicisin affı, bağışlamayı seversin beni affet” duası da tekrar edilmelidir.
Bu namazın bu veçhile kılınacağı hakkındaki rivayetler pek kuvvetli değildir. Asıl maksat bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmektir. Bu kutsi gecede elden geldiği kadar sair nafile namazlar gibi tatavvuan namaz kılınabilir. Her halde tekellüften kaçınılması efdaldir."
Bu namazın bu veçhile kılınacağı hakkındaki rivayetler pek kuvvetli değil.
Ama
Asıl maksat bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmek.
Yeterince delillendirilememiş çok ciddi iddialar.
Üstelik pek mübarek ama asılsızlar.
Şu namazı kılın.
Ancak,
Rivayetler pek kuvvetli değil.
Bunlar ya dayak yememiş ya da sayı saymasını bilmiyorlar.
Din ellerinde sahipsiz kalmış, sanki oyun oynuyorlar.
Kutsal
Yani temiz, münezzeh, yüce, mübarek, aziz ve saygıdeğer.
Dahası dokunulmaz.
Hepsi Allah’ın sıfatları.
Sadece onun.
Başka şeyler ona nispetle anlamlanırlar.
Böylesine bir İlah ile ilişkisini belirli gün ve saatlere sıkıştıranlar,
Kendileri gibi onu da tatile çıkarıyor,
Yılsonu muhasebesi tutturuyorlar.
Geri kalan zamanlarda istediklerini yapabilsinler diye belki de.
Allah’ın hatırını sayacakları yerde,
Tilki kurnazlığıyla,
Bütün olup-bitenin faturasını da ona kesiyorlar.
Pişkinliğe bakın ki,
Kazanırken, harcarken, tatile çıkıp, eğlenirken
Hatırlamadıkları Tanrı
Bu gün ve gecelerin karanlığında,
Birden yanı başlarında bitiyor.
Kapılarında biriktirdikleri günahlar için
Yok mu rahmet isteyen diyerek,
Çöplerini topluyor ve bu sümsükleri temize çıkarıyor.
Yağma Hasan böreği.
Fetheden siz olsanız da yabancı kültürlerle karşılaşmanın karşılıklı bir bedeli vardır.
Belki etkilediğiniz kadar da etkilenirsiniz.
Örneğin hızlı giden bir arabayla yavaş giden bir araba çarpıştığında,
Evet, yavaş giden hızlı giden tarafından sürüklenir.
Ama hızlı gidenin süratinde de bir değişme olur.
Bunun gibi zaman içerisinde dinin içine dinden olmayan pek çok şeyin girdiği bilinir.
Zamanın çok şeyi eskitip bozduğu düşünüldüğünde,
Bazı zaman aralıklarında hep dinin özüne dönmek gerekmiştir.
Bazen buna reform denir,
Bazen ıslahat
Bazen tecdid
Bazen de yenilenme
Bütün bu değişim ve dönüşümler çok zor,
Ve hep bir öcü gibi algılana gelmiştir.
Karşı çıkanlara gelince;
Muhataplarını kategorize ederek hep belden aşağı vururlar.
Artık siz sapık, ajan, kışkırtıcı, fitne ve en önemlisi
Ehl-i sünnet karşıtı bir düşman rolüne sokuluverirsiniz.
Gelenekleri dinin yerine koyanlara dikkat edin,
Ne hikmetse sistem aşığıdırlar.
Pek bilinmez ama onlar Pavlus’tan öncedir tarihi açıdan
Statükonun köpekleri olarak.
Bundan da anlaşılacağı gibi,
Mevlit’in kullanımı ibadî değil, düpedüz siyasidir.
İçeriğine bakın sağlıklı bir İslam anlayışı da çıkmaz.
Şu tarihin dönekliğine bakın.
12 yy.’da
İşbiliye’de, Kurtuba’da
Kilise’nin bağnazlığına karşı Rönesans’ı desteklemiştik.
Müslümanların elinden bu dini kurtarmanın zorluğuyla,
20. yy.’da bize karşı bizi savunmak durumundayız.
Mevlit, Osmanlı örneğinde;
Fetret sonrası, siyasi ve sosyal açıdan karışıklık içinde bulunan toplumu yıkıcı propagandalara karşı korumak,
Ehl-i Sünnet görüşünü savunmak,
Devletin bütünlüğünü sağlamak görevini üstlenmişti.
Sünnet ehlinden kasıt devlet erkiydi.
Tersinden Türkiye’de;
Dinî faaliyetlerin yok sayıldığı ilk dönemlerde,
Bir yandan toplumun dinsiz kalmamasına yardım ederken,
Diğer taraftan dinin yerine göz dikmişti.
Bu güne gelince;
Hala halka sahte bir huzur vermesine,
Anlamsız tatmin gösterilerine rağmen,
İnsanların bardağını doldurmaya devam ediyor.
Bardağı dolan insanlar yeni ve farklı şeylere gerek duymuyor.
Batıl inançlarla dolmuş bir bardakta hak kendine yer bulamıyor.
Zira suyun saf ve temiz olanını aramaya ihtiyaçları kalmıyor.
Bu arada abartılı sevgi gösterileri arasında,
Peygamberin kendisi, hayatı ve mücadelesi buharlaşıp gidiyor.
Görüldüğü gibi her seferinde olaylara şekil veren şey, algılama biçimi oluyor
Samimiyet ve fedakârlık gösterileri arasında,
Cehaletten olsa gerek,
Peygambere tek kişilik bir loca tahsis edip bizden koparmak istiyorlar.
Bilirsiniz;
Şeytan göz kırptığında
Gerçeği örtmek o kadar zevklidir ki bazen bunu iyilikler bile üstlenir.
Yepyeni bir bakış açısıyla;
Peygamberimizin yaptıklarına bakınca,
Her türden putlaştırmaya karşı, aslında doğan bir devrimci düşünceyken,
Yerini muhafazakârlığa bırakıp zulmün ta kendisi olabiliyor.
Bu müptezellerin dolabına beygir olmaya görün.
Bunlar;
Ashab-ı Kehf’i uyuyan yedilere,
Kerbela’yı aşure gününe,
Hıdrellezi bahar bayramına,
İbadeti de kandil kutlamalarına dönüştürüp
Sırf kültürel kalsa belki fit olacağımız şeyleri
Devletin bekasına kurban ediyorlar.
Böylelikle;
Muhtemel bir başkaldırının sembolü olmasın diye
Azcık ata dini, biraz kutsallık,
Bir tutam peygamber aşkı, bir demet bilinmezlik esrarı,
Sermayenin elinde ince doğranmış bir vicdanla
Hiçbir katkısından tat alamayacağınız bir çorbaya dönüşüyor.
İşte rahatsızlığın özeti bu.
Ya İşin içine dini karıştırmadan
Toplayın sosyolog ve psikologlarınızı
Atsınlar teorilerini ortaya
Oluştursunlar gün ve gecelerini küçük büyük hikâyelerle
Dinin dışında bir tutkal bulsunlar da görelim.
Ya da dine biraz müsaade edin.
Yutsun o sanal ve sahte putlarınızı.
Gerçek nedir hayal nedir bir anlaşılsın bakalım.
Yoksa
Mevlit milleti birleştirsin,
Dini açıdan insanları tatmin edip uyuştursun,
Birileri bu birlikten arpalanıp semirtsin.
Üstelik din hala onların parasıyla üç para da etmesin.
Bir şeyi olduğundan farklı göstermek diye bilinir büyü; bazen olmayanı bazen de olup da farkına varılmayanı… Bilmediğimiz, görmediğimiz ama derinden hissettiğimiz gayba taş atmanın ve gelen sese göre zırvalamanın hikâyesidir bu. Zamanı, dünyayı, cinselliği, madde ve manayı yorumlayan ve neredeyse söylenmedik hiçbir söz bırakmayan esrarengiz bir gayretin panaroması gibi: Hani, korkunun ürettiği yüzlerce mahlûkun, insanın yaratma zevkiyle şekillenip, devasını da, şifasını da kendinden menkul kurgulara terk ettiği korkunç tasavvurlar misali; bir şekilde uydurup, sonra kendisinin de inandığı ‘Hastaydım, iyi oldum.’ balonu. Ara sıra bir boğanın, hemen önündeki matadoru fark etmeden, kırmızıya lanet, kendisini yavaş yavaş öldürten, bazen fazla yiyen bir balıkla, çok koşan bir atı çatlatan ya da insan sandığı için kargayı bir korkuluktan korkup kaçırtan saf kanmışlığın izdüşümü, bazen de bir gülü sevgili, bir bakışı hançer, bir dağı düşman yapan hayalin; sevgiyi, korkuyu, ümidi, hasreti ifadelendiren senarist kabiliyetidir, sözü edilen. Bir şeyi olduğundan farklı göstermeye çalışanla, gerçekleri kabullenmenin sıkıntısından olsa gerek, kendini bu farkı kabullenmeye zorlayıp, bu seviyesizliğe alıştıran o kadar çok insan var ki.
Ne dürzüdür şu insanoğlu; biliyormuş, seviyormuş, cesurmuş gibi davranmasıyla, ve ne meraklıdır cinden, nazardan, faldan ve yıldızlardan süslenmiş garip dünyasında savrulurken, hayatıyla kumar oynamaya; önce lüzumuna inanır üniversiteli olmanın, bilgisayar kullanmanın, iyi giyinip, diksiyonla konuşmanın, sonra aynı yağın küspesi, ancak küçümse boyun eğsinler, aşağıla kompleks oluşsun bir senaryonun faili olarak, o kaplıca senin bu tatil köyü benim diye iyi vatandaş rollerini üstlenir, utanmadan.
Kimine hayatın zorluklarına dayanmak için üfürten, kimine olmayan geleceği adına fal açtırıp ümit besleten, bazen teknoloji olup göz boyayan, bazen de sağdan gelip, haktı özgürlüktü, eşitlikti ekip biçip halkın tarlasını sürekli nadasa bırakan bu cadılık; sidik de bağlatsa, muska da yazdırsa, kurşun döktürüp tesbih de sallasa sorunlarını bir türlü çözemeden ama buna rağmen moloz yığını içinde üstüne dökülen bu karmakarışık geleneği, Allah adına hiç ama hiç tartmadan, nasılda pervasızca üstlenip kutsuyor.
Modern ya da gelenekçi fark etmiyor ki. Nasıl ve niçin yaşadığını bilmeden, sorularına anlamlı cevaplar bulamadığından aklını uyuşturan, düşünmeden, sormadan, sorgulamadan yaşayan, büyülenmiş kimileri ve büyü yapan niceleri var.
Mesela demokrasi büyüsü; yanında birer kilodan en az üç tane bakliyat çeşidi, un, yağ ve şekerle, “yardım poşeti” olarak sunulduğunda, fakir halkta etkili olmuyor mu?
İnsan hakları, batı standardında yoğrulup, şeffaf bir iki karakol resmiyle ıslatılıp, sabah mümin akşam ateist bilinciyle tüketildiğinde insanı etkilemiyor mu? Eşitlik ve sosyal adalet büyüsü, yerli marka arabaya binen bir başbakanın saçından bir kıl alınarak, en az on defa hacca gitmiş bir hacı babanın, kuran kurslarına yaptığı yardımı gösteren bir makbuza sarılıp, yüksek ateşte hamidiye suyuyla on dakika kaynatıldıktan sonra, bir gecekondunun çatısından döküldüğünde, orada oturanların gerek devlete gerekse Allah’a karşı isyanları, bir seçim ya da deprem dönemi ertelenmiyor mu?
Özgürlük büyüsüne gelince, en zor büyüdür bu. Çünkü malzemelerini elde etmek kolay değildir. Üstelik tesiri geçici olduğundan, sık sık tekrarlanması gerekiyor. Şöyle ki: Binlerce insanın ölümüne sebep olduğu halde, ’’Devlet bir iş versin yapayım.’’ aymazlığında birinin sümüğü ile patronuna yaltaklanan bir gazetecinin salyası karıştırılıp, kutsal devletin ürettiği Şarköy menşeli şarapta iki hafta süreyle bekletiliyor. Bu süre içinde mayalanan şarap, işkence altında kopartılmış bir tutam et parçasıyla, şehir suyu şebekesine, ehlisünnet bir âlimin elinden bırakılıyor. Bunun, suyu kullananlar üzerinde, “yuvarlanıp gidiyoruz’’ etkisi yapıp, kendilerini en az üç ay süreyle taş zannetmelerine yol açtığı denenmiş, biliniyor.
İşte Ahmet kaya böylesine büyülü bir ortamda yarı canlı haliyle, beş yıldızlı otellerin lobilerinde, sahnelerde ve konser ortamının cazibesinde bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydı ki bulabildiği özgürlük söylemlerine yapışıp, tedaviyi bilmese de teşhiste isabet etmiş gibi, bir piyon, bir artist, bir büyülenmiş olmaya direniyordu. Emperyal kaftanları içindeki kuyumcu burjuvazinin sunduğu altın buzağıya karşı, proleter cücelerin ajite ettiği fakirlik edebiyatının yetersizliği yanında, sığınacak bir tek delikanlıca yaşanmış bir dönem gençliği kalmıştı belki de.
Sadece belden aşağısı çalışan, pek çok felçli sanatkârın, göremediği, duyamadığı çığlıkları duymanın paranoyası içinde, yetimmiş, açmış, ezilmiş, horlanış ama nedense namussuz sürülere kayıtsız kalamamanın zaman zaman oluşturduğu bir yan etkiydi bu, ara sıra diklenmekleri. ’’Başım belada’’ dolaşmanın acziyetini, komplolara dolanmanın tutarsızlığıyla bir arada yaşamanın derin izleriydi bunlar, sanırım. Nereden baksan hovarda, sağdan saysan satılmış, sol yanı boş, tek bir adamın harcanmış ömrüne niyet, müstekbirlerce “Sanki hiç yaşanmamış’’ bir hayata dönüştürüldü mazisi. “Tarihi biz yazarız” diyenlerin elinde, hem örnek olsun âleme, hem de ortamın büyüsü bozulmasın diye, bir yönüyle sararmış bir ciğer ve kim bilir hangi çileyi pompalayan bir kalp ve kriziyle, herhalde yarı yarıya büyülü, buçuk demokrat ve çeyrek adanılmış ilkelerden, bir adam gibi adam ancak bu kadar oluyor işte. Büyü yapmadan, belden aşağıya vurmadan, aydın bir kişiliğin sorumluluğunun can yakan tarafı da bu zaten.
Haktan, hukuktan, adaletten yani kendinden geçerek, palyaçolaşan nice şaklabanların arenasında, türkü de, ezgi de, mani de kirleniyor, zira. Büyülü ortamların sanal dünyasında, edep, hayâ ve rahmetten söz edilemiyor, artık. Ve ne yazık ki kadından, aşktan ve savaştan ibaret bu cahiliye hamaseti, bir kısır döngüyle dünyamızı şekillendirirken, geçimdi, gelecekti, evlad-u iyaldi, saçma sapan korkulara gebe, beynimizi çalkalıyor, ruhumuzu sıkıyor, ufkumuzu daraltıyor durmadan.
Nitekim ilmin kitaba dayadığı bir yüzyılda, büyücü kocakarı kılıklı siyaset ve sanat erbabının, kulaktan dolma safsataları, laik demeden, liberal demeden, müslüman demeden hepimizi büyülemeye devam ediyor, bıkmadan, usanmadan.
Cahiliyyeden kurtulmuş, kabile ve soy asabiyetini aşmış olsaydı Afganistan, müslümanların deneyim kazandığı, her yerden bir sürü inanmış insanın pek çok tecrübe kazanarak, tanışarak, yardımlaşarak ve savaşarak piştiği-yetiştiği iyi bir arenaydı. Orayı müslümanların buluştukları ya da kendi ülkelerinden kaçtıklarında sığındıkları bir saha olmaktan çıkarmak lazımdı. Öyle de oldu. Önce saldırılan sonra güya nefsi müdafaa hakkını kullanan sığır çobanlarının işgali bir puştun yönetmenliğinde senaryolaştı. Bu arada akıllı köylü efendisinin önünde yerlere kadar uzanır ama bu arada sessizce gaz çıkarır diyen Afrikalılar gibi, Afganlılar da geceleri fotosentez yapmaya başladı. Muhalefeti gaz çıkarmakla eşdeğer sayan bu, halkı İslam, yönetimleri Hacivat yığınların gözü önünde, şu sözler neonlarla dağlara ve taşlara yazıldı.
“11 Eylül’de ölen üç bin insanımızın karşılığında en az on katı bedel ödettik, nasılmış?” Nitekim bu söylem, “ Benim azabım nasılmış” diyen Allah’ınızın yerine biz geçtik, haberiniz olsun” türünden bir karşılıktı sanki. Hatta kendi halkına dönüp, “Teknolojinin hakkını verdim, öcünüzü aldım kanınızı yerde komadım.” meramıyla beraber. Uzman olmasına gerek yok, aklı başında normal birileri, bu coğrafyada gezse Ortadoğu ve körfez halklarına özgürlüğün uzun süredir neden gelmediğini, mevcut krallık rejimlerinin demokrasi adına değiştirilemeyeceğini, zaten ülke yönetimlerinin çoğunun batı işbirlikçisi olduğunu ve bu ülkeler içinde potansiyel olarak on yıllarda yaratılmış batılı değerlere karşı çıkıp isyan edecek bir birikimin olmadığını da görür.
Ve Kuveyt’in işgali sonrasında kendi ülkesine kaçarken sınırda tespit edilen Saddam’ın Bağdat’a varmadan yok edilmesi, Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmayı altüst eder korkusuyla ertelendi.Ve Türkiye her zaman bir Kürt sorunu yaşasın istendi. Belli mi olur ileride muhtemel bir aydınlanmanın Türkleri nerelere götüreceği. 12 Eylül’deki sağ-sol çatışmasına benzer bir Alevi-Sünni çatışması için ülke içindeki Alevilere verilen destek ve mantar gibi her ilçede biten cem evlerine rahmet bir hoşgörü, dışarıda da Kuzey Irak’taki Kürt’lere gösterilmekteydi. Bir yandan siyaseten içten ve dıştan Türkiye’nin palazlanması önlenecek, diğer yandan IMF nezdinde bu sefer gerçekten ekonomiyi az-buçuk düzelterek bir refah ortamı sağlanacak ve böylelikle tüketim düzeyiyle paralel kazanımları artmış, kaybetmekten korkan, pasif insanlar yığını oluşturulacaktı.
Felluce’ye gelince, orada ciddi bir Sünni direnişin olduğu yalanı ne işlerine yaradı derseniz, orada sivil halka yapılan katliamın cevabını yanı başında olanları seyretmek zorunda bırakılan şiada bulacaksınız. İşte senelerce İslam Enstitüleri açarak oryantalist yetiştirmenin semeresi de burada gizli. Artık çok iyi biliyorlar ki, siyasal anlamda Sünni İslam’ın yüzyıllardır yanından ayrılmayan iki önemli özelliği var.
Birincisi, kraldan, yani statükodan yana olmak. Irak işgaliyle bütün İslam âlemine anlatılmak istenen gerçek, burada yatıyor. O da, en kötü idare bile Irak’ın içine düştüğü bu kaostan iyidir. Vatansız topraksız, sürekli işkence ve işgal altında kalmak mı daha iyi, yoksa zalim de olsa Saddam gibilerinin yönetimine katlanmak mı? Tabii ki ikincisi. Öyleyse kendi yöneticilerinizin kıymetini bilin ve sakın isyan edip hak aramalara girişmeyin. Böylelikle bu işgal, mevcut diğer yönetimlerin yerlerini sağlamlaştırdı. Ve zaten devletten yana olan Sünnilerin akaidini perçinledi. -Amerika’nın müslümanların itikadına ilişkin bu katkısı, göz ardı edilmesin rica ederim- Diğeri, erbabının bildiği en önemli tarihi arka plan, Sünni-Şii çatışmasıydı. Yüz yıllardır siyasal Sünni İslam’ın tek muhalif karşıtı. Sadece kaşımak yeterliydi. Artık böylesi bilinç düzeyindeki müslümanlar için; Irak’tan Amerika çekilse bile, dirlik olamayacak ve Sünni-Şii muhalefeti hortlayacaktı. Bu sahada göz ardı edemeyeceğimiz diğerlerine bağlı iki önemli etken daha var: Biri, Irak petrolünün savaş harcamaları gerekçesi ile iç edilmesi ve bunu bilmeyen yok. Diğer etken ise, daha da önemli; Psikolojik savaş... Aşağılanmış, onuru kırılmış halklar yığını oluşturmak. Firavun’un yaptığının aynısı. Bir yandan toplumu parçalara ayırarak güç kazanmalarını önlemek, diğer yandan onları sürekli küçümseyerek pasif yığınlar haline getirmek. Katliam görüntülerinin hiçbir engelleme olmadan kendi televizyonları eliyle verilmesi bunu göstermiyor mu? Neden bu katliamlara göz göre göre kullarına karşı yapılan bu haksızlıklara müdahale etmediğiyle ilgili olarak; ‘Allah’ınız gelsin sizi kurtarsın da görelim’ anlayışına ulaşmak. Nitekim Allah’a küs, ümidini yitirmiş bir toplumun yapabileceği en iyi şey, bir önceki durumda olduğu gibi yöneticilerini ilahlaştırmak yani güç arayışlarını yedek, sanal ilahlarla gidermek olacaktı. Çünkü bir toplum, sürekli savaşmak ve yenilmekten ne sağlıklı İslam anlayışına sahip olabilir, ne de tarihten ders çıkartabilir. Soğan, sarımsak ve salatalığı kudret helvası ve bıldırcın etine tercih eden bir anlayışın çocuklarını baş kaldırmak ya da kaçmak için ikna edemeyen Musa’nın, Firavun’dan, İsrailoğullarını bırak benimle gelsin diye izin istemesinde olduğu gibi; aşağılanmış kölelerini kaybetmek istemeyen müstekbirlerden Irak’ı bize verin diyerek izin istesek de fazla kar etmeyeceği belli oluyor artık. Zira insanoğlu, dar zamanda canı ve namusu için gösterdiği çabayı, geniş ortamda özgürlüğü için göstermiyor, gösteremiyor. Ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanların cinnetiyle varmak istedikleri sonuç dönüp dolaşıp bir mehdi, bir kurtarıcı beklentisiyle sonuçlanacağa benziyor ki bu senaryonun sonunda da Amerikalı kurtarıcı kahraman kovboy, atını dörtnala sürerek sahnede beliriyor. Bu filmi on kere seyretmekten bıkmayan bir tıynet oluşmuş oluşmasına da, al külahını, eyvallah de içinden bir tavrı içselleştirmek kolay olmuyor. Ve işin kötüsü, şuraya değmiş, buraya değmemiş diyerek üzerlerine işediğimiz karpuz kabuklarını bize tekrar tekrar yediren açlık ve gelecek korkusu, bir türlü yakamızı bırakmıyor... ‘Hangi toplum daha iyi?’ diye soran ve ‘Allah varsa ya da işe karışıyorsa yine bize verecek’ diye sırıtan laborant, kaderci zihinlerin, vakıanın fotoğrafını gerçeğin ta kendisi sayan yanılgılarını anlamak için, kalıcı eylemler peşinde sahte ve geçici güçlere ram olmamayı kavramak yine bize düşüyor.Sınır, ölçü ve ahlak tanımayan iştahlarıyla elde ettikleri şeytani güçlerinin, onlardan daha güçlü nice örümcek yuvası uygarlıklar gibi yok olduğunu ve olacağını hatırlamak da onlara düşüyor.Velhasıl, isterse bütün dünya yüz çevirsin Hak’tan ne yazar. İhtimaldir padişahım, belki dünya tutuşa…