Başörtünüzü Çıkarın Çıplak Oynayın (?)

1/1/2009 · Kategori: Sosyoloji

 

Wieslaw WalkuskiMahallesi elinden alınmış bıçkın bir delikanlıya benzetiyorum kendimi. Ne mahallem var elimde şimdi ne de mahallemi mahalle yapan unsurlar. Eskiden mahallemizde köşe başını tutan delikanlılar vardı. Köşedeki bakkalın duvarına tek ayaklarının tabanını yaslayarak avuçlarında sakladıkları sigaralarından kaçamak duman çekerlerdi. Günün mevzularını konuşurlardı. Mahallenin büyükleri ile selamlaşmadan geri kalmazlar, pencere pervazındaki çiçeği sulamaya çıkan Nazire teyzenin hatırını sormadan edemezlerdi. Haya ve edep kol gezerdi sokağın arnavut kaldırımları arasında. Köşe başının kaytan bıyık delikanlıları sokağın namusundan ve emniyetinden de sorumluydular o zamanlar. Her birinin içinde sakladıkları bir gizli sevda büyür dururdu. Ayşe teyzenin kızı Süheyla, Nermin yengenin torunu Nevin, Kazım amcanın Almanya’dan henüz dönmüş yeğeni Hüsniye aynı sokağın aynı mahallenin kızlarıydı. Mahallem kalmadı şimdi. Mahalleyi mahalle yapan her ne varsa darmadağın oldu bekliyor bir yerlerde. Tıpkı mahallenin kızları gibi. Hem mahallemizi hem de mahallemizin kızlarını aşağıda isimleri ve yapıp ettiklerinden bir demet sunulan kadınlardan inşa etme çabasındalar şimdi. Onlar böyle bir mahalle tablosu istiyorlar;

Kürşat Yılmaz'ın bir adamıyla yaptığı telefon görüşmesinde, "Ateş edene ederim, bana hızlı Tubiş derler valla" diyen Tuba Özay,

5 çocuğuna bakmadığı gerekçesiyle eşi aleyhinde 2 milyon YTL'lik (2 trilyon) tazminat davası açan Ali Kalkancı'nın eşi Nazen Kalkancı,

İranlı bir milletvekili tarafından, üniversite yıllarında İranlı sevgilisince terk edilmesinden dolayı İran hakkında sert eleştirilerde bulunmakta olduğu iddia edilen ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice,

100 bin Euro'ya kiraladığı yatla Ege kıyılarını gezerken, gezinin son durağı olan Türkbükü'nde kenarlarını kıvırdığı tanga bikinisiyle objektiflere yakalanan ve rötuşsuz da güzel olduğunu ispatlayan Hülya Avşar,

Eşi Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'le Yemen'e giden ve hijyenik olmayan koşullar nedeniyle rahatsızlanan Hayrünnisa Gül,

Brad Pitt’ten hamile kaldığı haberiyle Hollywood’u çalkalayan Angelina Jolie,

Eşi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendine has stiliyle masa tenisi oynarken, onun ping-pong topuna vurmak niyetiyle savurduğu raket darbesine maruz kalırken flaşlarında flaş.. flaş.. flaş patırdamasına sebep olan Emine Erdoğan,

Son günlerde yaşanan türban-başörtüsü tartışmalarını protesto etmek için ATV'de yayınlanan Beyin Fırtınası programına türban takarak çıkan Nazlı Ilıcak..

Ve daha bilmem kimler..

Yukarıdaki cümlelerin kurulmasında öznelik vazifesini üstlenmiş olan kadınlara dair haberler bugünün gazetelerinde olanca cafcaflarıyla yer aldı. Rolleriyle hayatın her alanında faaliyetlerini icra etmekte olan, dünyanın bir diğer ucundan yanı başımıza kadar uzanan kadınlar halkasından örnekler bunlar. Ben bir başka kadının gündemin belli bir amaç dahilinde takılan sözde “bizim mahallenin kadınlarından” söz etme niyetindeyim.

13/04/2005 tarihli Milliyet gazetesindeki köşesinde Seksi Türbanlılar başlıklı yazısında şunları söylemişti Ece Temelkuran;

“Onlar gardırobun önünde düşünedursunlar, bahar geldi aniden. Cemreler patır patır düştü, bu sene yaza, az kalsın baharsız geçiliyordu. Bu sebeple olacak, türbanda bahar modası da, "rol modellerini" beklemeden sokaklara döküldü. Her ne kadar türbanı bağlama biçimleri tarikatlara göre değişse de, sanırım giderek kişiselleşiyor bu mesele.

Zira öyle sanıyorum ki hiçbir tarikat tavsiye etmez, sivri topuklu pembe çizmeleri, arkadan yırtmaçlı dar etekleri, bol makyaj eşliğinde derin dekolteli gömleği? Siz de bugünlerde görüyor musunuz seksi "örtülüleri"?!

Wieslaw Walkuski

 

Şahsen benim hoşuma gidiyor. İnsanca zaafların tutucu emirlere karşı zafer kazandığını; nihayetinde kadınlığın örtülerin dışına taşıp kendini gösteriverdiğini izlemek hoşuma gidiyor.

 

Başa bir namus bağı gibi bağlanan ve örtünmeyen kadınları dolaylı olarak "namussuz" olarak işaretleyen türbanın baharın da etkisiyle, bütün gövdeye giyilenlerin yanında bir "otantik aksesuvara" dönüşmesinden memnunum. Kadınlığın tatlı halleri yanında türbanın küçülüp küçülüp bir saç süsü haline gelivermesinden...

 

 

Benim hoşuma gidiyor bu insanlık macerasını izlemek de acaba türbanları yüzünden okullarına giremeyen kızların içi acıyor mudur bu "aksesuvarlaşma sürecinde"? Ya da acaba kara çarşaflılar "seksi türbanlıları" kendilerince "namussuz" sayıyor mudur? Onlar "eksik mümine" olarak mı görünüyorlardır acaba daha "kapalı" olanların gözüne?

Gazetelerde hep öyle resim vardır; parkta sevgilisiyle el ele yürüyen türbanlı kız, ağaçların arkasında sevgilisiyle konuşan türbanlı kız... "Yakaladık" hınzırlığıyla çekilmiş fotoğraflar. Yürüyecek tabii, öpüşecek elbette, pek tabii el ele tutuşacak. Çünkü nihayetinde insanlık, üzerindeki bütün "örtüleri" atıp özgürleşecek, koşacak, sevişecek, dans edecek. Öyle bir bahar gelecek ki, bütün örtüleri "aksesuvar" edecek...”

 

 

Ece Temelkuran git gide Tuba Özaylaşan, Hülya Avşarlaşan, hatta ve hatta birer Angeline Jolie’ye dönüşen başörtülü kızların hayali ile yanıp tutuşuyor besbelli. Ve tabi ki bu manzaraya Emineler de lazım Hayrunnisalarda... Ne de güzel anlatmış memnuniyetlerini. Ellerini ovuştura ovuştura konuşuyor besbelli. Belli ki işler yolunda gidiyor. Virgülüne ve imla hatalarına dahi dokunmadan yazısının ikinci kısmını alıntıladığım Ece Temelkuran’ın yazısına manken olmuş kadınların bizim dağılan mahallemizin kadınları olduğuna kim inanır? Mahallemizde savrulan bir çok şeyle beraber savrulmuş ve kendilerinin ne olduklarına dair en ufak bir fikirleri olmayan kişilerden yola çıkarak bizim yeniden kurmayı düşlediğimiz mahallemize kalemiyle saldırmaya yeltenen bir kadından sebep kendimi yıpratacak da değilim. Ama yazılanlar dokunuyor bir yerde işte.

 

Wieslaw Walkuski

 

Ece Temelkuran bir şeyi çok iyi biliyor; Bir toplumu dönüştürmenin en kolay yolu kadınlarını dönüştürmekten geçer. Dönüşmeye başlayan kadınımızı görmek oldukça keyiflendirmiş olmalı kendisini. Bir kadının dönüşmesi demek bir neslin de dönüşmesi demektir. Ne Hüsniye’nin esamesi okunuyor şimdi ne Süheyla’nın.. Adı olmayan kadınlar var şimdi. Adı olmayan alabildiğine dişi ve bir o kadar da kişiliksiz kadınlar.

Bizim kadınımız için örtünmek dişiliğini evde bırakıp kişiliği ile sokakta bulunmanın adı olmalıydı aslında. Ev dişiliğin de kişiliğin de bir arada bulunabileceği bir alandır kadın için. İslam’ın müdahalesi ile hür ve namuslu olmayı tercih etmiş kadının kişiliğini oluşturan temel unsurdur başörtüsü. Sayın Ece Temelkuran’ın bahsettiği gibi bir “aksesuar” niteliğinin aksine bir anlamı ihtiva etmektedir. Ece Temelkuran’ın yazısına öznelik süsü verilmiş bir figüranlıkla konuk olan şahısların kişiliklerini nerede bıraktıklarını bilemiyorum. Ancak dişiliklerini pazarda satışa çıkardıklarını söyleyebiliriz sanırım. Pazar diyorum çünkü Ece ablaları gibi yağlı bir müşteriyi buluvermişler işte. Alan memnun satan memnun peki sana ne oluyor diyenler de olabilir aranızda. Bunun da farkında olarak kuruyorum cümlelerimi.

Başında başörtüsü gördüğünüz kimi kadınların başörtüsünden dolayı yaşadıkları rahatsızlığın farkındasınızdır. İstedikleri gibi davranamazlar. Uyluklarına kadar yırtmaçlı eteklerle dolaşırlar bir dünya dolusu laf olur, göbeklerini açıkta bırakan düşük bel pantolonlarıyla bir bankta oturduklarında iç çamaşırları görünür “bak bak bir de başörtülü olacak” derler, bir partner bulduklarında, Bostancı’da, Kabataş’da, Çamlıca’da, Sarayburnu’nda dilediklerince sevişemezler, Dolmabahçe saat kulesinin altında şöyle gönüllerince Fransız usulüyle öpüşemezler, bir barda oturup tam rahat rahat demlenecekken etraftaki bakışlar dikilir tepelerine, bir bilardo masası üzerine vücutlarını sererek ıstakaya yaslanıp üç bant vuruşu yapamazlar gönüllerince... Ya da bunları yaparlar ama kafalarında bazı sorular hep yer işgal eder durur. Ne yaptıkları işten zevk alırlar, ne de başlarını örtmelerine sebebiyet teşkil eden ilkeleri zedelemiş olmanın hüznünü bertaraf edebilirler. Bir de diğerleri ne derler diye düşünmeden de edemezler. Bu bir rahatsızlıktır. Ne hürriyetleri vardır ne de namusları kalmıştır. Öyle şehvetli bakışların göz hapsinde kısıtlanmış bir hürriyete hangi namus eşlik eder ki? Başörtüsü taşımak bir ehliyet işidir. Bu kadınlar ne başörtüsünü taşıyacak ehliyete haizdirler ne de başörtüsünü taşıyacak bir kafaya. Başörtülü olmak farklılaşmayı beraberinde getiren bir unsurdur oysa. Wieslaw WalkuskiBu farklılaşmayı taşıyamayacak olan kadının bazı rahatsızlıkların pençesine düşmesi de doğaldır. Paranoya, depresyon, paradoksların süslediği bilumum hastalıklardan kurtulmak gerekir. Böyle süslü bir yaşam tarzını arzulayan zihinler için çözüm oldukça basittir oysa; başörtünüzü çıkarırsınız olay biter. Ne sorun kalır ortada ne ikiyüzlülük. Kafanız rahatlar. Psikolojiniz düzelir. İkili oynamanıza da hiç gerek kalmaz böylece. Kimse size bir şey diyemez. Ece Temelkuran’ın satırları arasından da sırıtmamış olursunuz.

Maçlarda takımının oyunundan bezmiş taraftarın bir tezahürat biçimi vardır. Futbolcular bir dünya para almışlardır, taraftar yağmur dememiş çamur dememiş desteklemeye gelmiştir ve sahada top koşturan futbolcular ne aldıklarının hakkını verebilmektedirler ne de taraftarının vefasına saygı göstermektedirler. Ve kutsal formaya alınan sonuçları yakıştıramayan taraftar alır eline sazı başlar söylemeye;

“formaları çıkarın çıplak oynayın!”

Sizler! Adınız her ne ise.. bu oyunu oynamaya devam edecekseniz eğer, ve başka oyunlara bu oyununuzla figüranlık etmeye hala niyetli iseniz, size şöyle bağırabilirdim en ucuz taraftar edasıyla.. hem de söz meclisten taaa en içeri..;

“başörtünüzü çıkarın çıplak oynayın!”

Oysa ben şunu tercih ediyorum şimdi; sizi kucaklamak için hazır bekleyen bir Ece Temelkuran yerine sizinle kucaklaşmayı özleyen mahallenizin sakinlerine dönün. Ama artık dönün ne olur!

Ece Temelkuran’a da diyecek bir çift lafım var elbet. Öyle bir bahar gelecek ki, bütün örtüleri "aksesuvar" edecek...” sözünüze karşılık En’am Suresinin 122. ayetini yükseltiyorum;

Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kafirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.

Senin baharın sana Ece Temelkuran bizim baharımız da bize. Bizim baharımızın neyi örteceğini biz o gün elbette göreceğiz. Sen de göreceksin senin baharının neyi aksesuarlaştıramayacağını.

 

Jerfi QAZAQ

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Başörtünüzü,Çıkarın,Çıplak Oynayın,(?)

Hicret

8/6/2008 · Kategori: Sosyoloji

Hicret

Her medeniyet hicretle başlar. Var olanın ötesindeki bir zamanı ve anlamları üretmek için olanın karşısında olması gerekene inanarak, hayır der. Herkese ve her şeye…Hicrete inanan ve onun yolculuğundaki adımların zorluklarına göğüs geren, mazlumların seslerinin çağırdığı adaletle yol alan insan, zamanın bütün evetlerini hayıra çevirmek için kutsal yolculuğuna çıkar. Çölün ortasından bütün zamanlara meydan okur. İnancının ne getireceğini düşünmeden, inandığı doğruyu varlığının yasası yaparak...

 

İslam Peygamberi bütün mahlukata seslenir, insanlara, cinlere… Köle Bilal’dan zengin Mugire’ye, Ebul Hikem’den Ebu Talib’e, Mekke’ye, Taif’e, Medine’ye, Şam’a, İran’a, Roma’ya... Putlarının yıkılacağını, düzenlerinin sona ereceğini dilinden dökülen vahiylerle haber verir; Allah’ın iktidarının Musa’nın eliyle nasıl kurulduysa, Nemrut’un İbrahim’in eliyle nasıl yıkıldıysa... Görünen tanrıların içindeki hilelerini bozacağını, tek Allah olan, yerin ve göğün sahibinin iktidarının artık gelmekte olduğunu, dünyanın yalancı tanrılara tahammül edecek kadar gücünün kalmadığını söyler: La ilahe illallah.

 

İnsan hicret eder: Taşların soğukluğundan, Lat, Menat ve Uzza’nın çekiçlenmiş bakışlarından, Hubel’in duyarsızlığından… Can canına dönmek ister. Tek Allah’a… Taşlaşmayan, duaları karşılıksız bırakmayan, yaşatan, düşündüren ve öldüren Allah’a yolculuğa çıkar. Kafasındaki bütün korkulardan kurtularak arkasını döner. Bütün iktidarlara, mallara, putların varlığıyla güzelleşen kadınlara ve şaraplara hayır diyerek, düşünemediği, ipinin sağlam olduğuna inandığı bir varlığa koşar…Allahümme Lebbeyk…

 

O, Ahad’dır… Şekillenmez, şekillendirir. Yaratılmaz, yaratır. Yemez, yedirir. Yarattığına görününce paramparça olur ve O’nu görmek isteyen baygın düşer, secdeye varır. Yarattıklarının hiç birine benzemez. Ve insan, hicret eder. Yaratılmış tanrıların düzeninden yaratan Tanrı’ya…

 

Köle Bilal, kervanın başına geçer. Allah’u ekber. Koyun çobanı Mesut, putların aydını, o düzenin hocası Ebul Hikem’e, Cehil diye bağırır… Putların cahilisin sen. Allah eşsizdir. Koyun çobanı Mesut Allah’ın intikamını alır. Yasir, annesini babasını kaybedecek kadar inanır. La Menat, la Uzza, la Lat , la Cehil… Katillerden korkmadan yüzünü Allah’a çevirir.

 

Bir kargaşa, bir meydan okuyuş, bir devrim dirilmeye başlar. Dünyadaki bütün dünyalara bir sesleniş, bir çığlık yükselir. Görünene inananlardan görünmeyene inanan bir hicret başlar. Kendi çağlarından kopanlar başka bir çağın gerçeğine yol alırlar. Yeni bir ses, yeni bir başlangıç ve yeni insanlar… İran, Yunan, Hint yönünü çöle çevirir. Putların üstünden konuşan ve onların sahteliğini vurgulayan deliller insanların kalplerine iner. Oku! Yaratan Rabbi’nin adıyla!...

 

İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın takipçisi Muhammedi Zişan bütün putları kırmaya başlar. Kendisine inanan köleler, yetimler, kadınlar, yaşlılar, mallarının iktidarında gözü olmayan inananlarla; tanrılarla anlaşmadan, onların düzenine girmeden, onların yanında olmadan, karşılarında tamda karşılarında durarak özgürleşir, özgürleştirir insanları… Bütün yasalardan ve yasa koyuculardan korkmadan, onlara inanmadan inancına hicret ederek…

 

Skolastik ve Karanlıklar çağı… Putların gölgelediği bir çağ… Kilise ve tanrının oğulda biçimlenmesi... Aklın ve insanın yalanladığı, putlarla birlikte ölümlülerin resmedilmediği ve günahın cezasını her an çektiren bir bilinç… Dinin adamları ve din adamlarının zulmüyle inleyen bir halk… Adalet: Özgürlük, akıl, paylaşım… Karınları aç insanların, dünyaya meydan okuması… Ayağındaki zincirlerin bilinciyle, tanrının adamlarına, tanrının adıyla ve aç karınlarının doyması adına meydan okurlar. Yasaklanan zevklerin zevkine inanarak, inkar ettikleri tanrıların yerine kendilerini koyarak...

 

Galilei dünyayı döndürür. Kopernik evrenin merkezindeki tanrıyı güneşle kovar. Aydınlık, karanlık kiliseye meydan okur. Para, oğul edinen tanrının elinden, oğul yapan tanrıya geçer. Engizisyon, günahın cazibesine günahkarların karşı koyuşu… Putlar, kullarının istekleriyle dikilmekten vazgeçmek istemez…

 

Aklın soğuk ışığı, kilise ve maskesini parçalar. Ayrıcalık ve Tanrının Krallığı’nı ve onunla meşrulaşan yasakların perdesini düşürür. Doğa kendiliğinden dönen ve Tanrı’nın varlığının tam karşısında yer alan bir gerçekliğe dönüşür. Aydınlanan insan inanır, canı pahasına… Yaşamının daha da kötüye gidebileceğini düşünmeden, hicret eder.

 

Modern insan, Tanrı’nın ve adamlarının olmadığı zamanları düşler. Dekart, inanan insana şüphe ettirir. Newton, dünyayı tanrısız döndürür. Bacon, tanrıya metafizik yanılgıyla bakar. Hume, Habeşlilerin tanrısıyla Yunanlıların tanrılarını kilisenin İsa’sıyla eşitler. Akıl ve bilim Freudcu bilinçaltıyla bütün zamanlara kilise üzerinden meydan okur. Hapishanelerdeki açların, hayvanlarla parçalanan insanların sesi olur. Soğuk dünyanın insanları, kilisenin tanrılarına hayır der. İnançlarını giyotinlerdeki düşen başlarıyla gösterirler bütün dünyaya, bütün zamanlara…

 

Ve insan kilisenin dünyasından, ressamların çizdiği çıplak dünyaya, günahın dünyasına yolculuğa çıkar. Hayır! der… Tanrıların yeri mabetlerdir. Mabetler aklın karanlığıdır. Kilisenin ve tanrısının tam karşısına geçer. Hicretin şenliği, günleri, ayları, yılları değiştirir. Parayı tanrının kesesinden çalar ve çarşılarda dolaşıma sokar. İnsan tanrı olur.

 

İşçiler ve eşitlik… Manifesto… Bütün dünyanın işçileri birleşin. Çocuklar, kadınlar, işsizler, emeklerini kaptıran köleler... Kendilerini kandıran dine, dindarlara, paranın ve tanrının adıyla güne başlayan kentlilere meydan okur. Hicret etmek istemez. Anlamlar yaratmak istemez. Küçük dünyalarında patronlarının ateşiyle ısınmak, varolmak yeter. Maddenin gücüne daha bir tapar işçiler. Bilime daha bir inanırlar. Hicret eden ve kiliseden kaçan insanın kervanına yamalanırlar. Aç ve açıkta olmanın sefilliğiyle, tenlerinin hazzına inanarak, bütün dünyaya seslenirler: Eşitlik! Özgürlük!... Ayaklarındaki zincirlerin maddesine taparak onu parayla değiştirirler. Deha Marks’ı ve hayal ettiği güzel geleceği, toplu görüşmelerde satarlar.

Savaşlar… Dinlilerin dinsizlerle, dinsizlerin dinsizlerle çatışması… Paranın parayla dansı… Maddenin, tanrı içkinliğiyle bütün yaşamı şekillendirmesi… Musevi’nin, İsevi’nin ve Muhammed’in dininin modern tasavvurlarla tanımlanırken, insanın insanla savaşında görülmedik putperestliklerin yeni yüzleriyle insanların maskelerini oluşturması… İşte bu çağ… Anlamların yitirildiği, maddenin ruhtan, ruhun maddeden farklılaşmadığı, haç yolculuklarının, hicretlerin maddenin dolaşımına kurban edildiği bir zaman.

“Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında bilirsiniz” ( En’am 67)

 

okan şahin

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : hicret

« Önceki ::