Obama ve Başbuğ’un o cümlesi

6/5/2009 · Kategori: Sukru HUSEYINOGLU

Bu ay içerisinde, küresel ve yerel istikbarı temsilen birbirini takip eden iki önemli konuşmaya tanıklık ettik. Bu iki konuşmayı önemli kılan ise, her ikisinin de İslam’a ve Müslümanlara karşı yeni bir stratejinin (yeni bir yaklaşımın değil) ipuçlarını vermesiydi.

İlk olarak, Müslümanların ABD’ye karşı sıkılmış yumruğunu bertaraf etmeyi kendisine temel hedef olarak benimsemiş bulunan ABD’nin yeni Başkanı Barack Hüseyin Obama, ondan bir hafta sonra da bugüne kadar laiklik ve irtica vurgularıyla öne çıkmış olan Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ medya gündemini belirleyen birer konuşma yaptılar.

Yerel düzeyde 28 Şubat, küresel düzeyde ise 11 Eylül’le birlikte İslam’a ve Müslümanlara karşı “topyekün bir savaş”a dönüşen baskıcı politikaların sahibi güç odaklarının temsilcilerince yapılan bu konuşmalarda İslam’a ve Müslümanlara dair verilen mesajlar doğru okunduğunda, medyanın ağırlıkla ifade ettiğinin aksine, “yeni bir yaklaşım”dan ziyade “yeni bir strateji”den söz etmek gerektiği görülmektedir.  

Özellikle de, her iki konuşmada da yer alan ve bu yazıda dikkat çekmek istediğimiz bir vurgu, Obama ve Başbuğ’un, geçmişin “topyekün savaş” yaklaşımıyla hesaplaşmaktan ve bu konuda sahici bir tutum değişikliğine yönelmekten uzak oluşunu göstermesi açısından anlamlı.

Her iki konuşmanın da aslında, İslam’a yönelik “topyekün savaş” stratejisinin mağlubiyeti karşısında “dine karşı din” stratejisinin hem küresel hem de yerel ölçekte yürürlüğe gireceği bir dönemin işareti olarak belirdiğini söylemek mümkün.

ABD’nin yeni Başkanı olarak seçildiği ilk günlerden itibaren, bir taraftan Afganistan işgalini tahkim etmek ve bu işgali Pakistan’ı da içine alacak şekilde genişletmek hedefini açıklarken diğer taraftan İslam dünyasına yönelik “sıcak” mesajlar içeren açıklamalarda bulunan Obama’nın ilk ziyaretlerinden birini, İslam dünyasına seslenmek üzere bir İslam ülkesine yapacağı biliniyordu. Endonezya mı, Fas’a mı, Malezya mı, Türkiye mi derken Obama Davos’tan esen “one minute” rüzgarını da hesaba katarak Türkiye’yi tercih etti. Bu ziyareti kapsamında 6 Nisan’da TBMM’den tüm dünyaya seslenen bir konuşma yapan Obama, bu konuşmasında İslam dünyasına yönelik mesajlarını bir konsept halinde dile getirdi.

Obama, konuşmasında sadece Amerika ile Türkiye arasındaki güveni değil aynı zamanda Amerika ile İslam dünyası arasındaki güveni de yeniden inşa etmek istediğini vurguladı ve şu ifadeleri kullandı:

"Bunu mümkün olduğunca açık ifade etmeye çalışacağım. Amerika İslam diniyle hiçbir zaman savaş içinde olmadı ve olmayacak da Hemfikir olmasak bile saygılı olacağız. İslam inancına duyduğumuz saygıyı da göstereceğiz. Bu inanç yüzyıllar boyu dünyayı şekillendiren, benim ülkemde de etkili olan bir inançtır. Amerika Müslüman Amerikalıların katkılarıyla zenginleşti. Birçok Amerikalının ailesinde Müslümanlar var ya da Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkeden geliyorlar. Bunu biliyorum çünkü ben de onlardan biriyim."

Obama’nın bu ifadeleri birçok medya organında, ABD’nin özellikle 11 Eylül hadisesiyle İslam’a ve Müslümanlara karşı topyekün bir savaşa dönüşen tutumunun sona ermesi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirildi. Oysa Obama’nın konuşmasındaki “Amerika İslam diniyle hiçbir zaman savaş içinde olmadı” kısmı, aslında yeni bir yaklaşım yerine “yeni bir strateji”yle karşı karşıya bulunduğumuzun açık bir kanıtıydı. ABD’nin İslam’la hiçbir zaman savaş içinde olmadığını söyleyebilen biri ne kadar samimi olabilirdi ki?

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ‘un, Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşmadan bir hafta sonraya denk gelen açıklamaları da, yerel istikbarın, küresel istikbarın yeni stratejisine uyum sağlama iradesi olarak yorumlanacak türden bir konuşma özelliğine sahipti. 14 Nisan’da İstanbul’daki Harp Akademileri Komutanlığı’nda konuşan Başbuğ, ABD’nin yeni Başkanı Obama’yla devreye koyduğu “dine karşı din” stratejisine duyarsız kalınmayacağının ipuçlarını vermiş oldu.

“Elbette bireysel değerler açısından din de bir etkendir” ifadesiyle İslam’ı “bireysel bir değer” ve “etkenler içinde bir etken” şeklinde son derece sınırlayıcı bir konuma oturtan Başbuğ, bu “bireysel değer”den kurumunun azami istifadesi adına “Peygamber ocağı”, “şehitlik ve gazilik” gibi vurgularda bulunmaktan geri durmadı. Başbuğ’un, konuşmasında, Obama’nın “Amerika İslam diniyle hiçbir zaman savaş içinde olmadı ve olmayacak da” sözlerini taklit edercesine söylediği şu sözler ise, aslında çeşitli medya organlarınca yapılan “Ordu’dan dine yeni yaklaşım” yorumlarının büyük bir yanılsamadan ibaret olduğu ortaya koyar nitelikteydi:

“Silahlı kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır. Bizim karşı olduğumuz husus, siyasi ve kişisel çıkarlar için dinin ve din duygularının araç olarak kullanılmasıdır.”

Dikkat edilirse hem Obama hem de Başbuğ, geçmişle hesaplaşan ve temsil ettikleri güç odaklarının İslam’a yönelik tutumunu sorgulayıp bu tutumu olumlu yönde değiştirme vaad eden bir yaklaşım yerine, “topyekün savaş” süreçlerini de sahiplenen bir inkârcılıkla durdukları yeri daha baştan ele veriyorlar:

“Amerika İslam diniyle hiçbir zaman savaş içinde olmadı ve olmayacak da.”

“Silahlı kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır.”

Bu sözler uzaydan dünyaya turistik gezi için gelmiş olan, dünyada daha önce neler yaşandığı konusunda hiçbir bilgisi ve fikri olmayan bir topluluk karşısında sarf edilseydi inandırıcılık sorunu olmazdı şüphesiz. Fakat dünyada yaşayan, haberlere az buçuk ilgi duyan, üstünkörü de olsa gazete okuyan hangi insan bu sözlere inanabilir? “Büyüklere masal” tadındaki bu konuşmalarla geçmişte ve bugün yaşananların unutturulabilmesi mümkün olabilir mi?

Sözgelimi Obama “Amerika İslam diniyle hiçbir zaman savaş içinde olmadı ve olmayacak da” yerine Amerika İslam diniyle artık savaş içinde olmayacak” demiş olsaydı, bu dikkate alınmaya değer bir açıklama olabilirdi. Bu durumda, Obama’nın yapıp ettikleriyle verdiği bu sözü karşılaştırıp bir sonuca varabilirdik. Oysa Obama ABD’nin İslam’la ve Müslümanlarla doğrudan veya siyonist işgal rejimi gibi taşeronları aracılığıyla sürdürdüğü savaşını inkâr ederek daha baştan inandırıcılığını kaybetmiş bulunmaktadır.

Aynı durum Başbuğ için de geçerlidir. Başbuğ da, bundan sonrası için bir yeni yaklaşım seslendirmek yerine, İslami değerlere karşı geçmişte ve günümüzde ortaya konan baskıcı tutumları yok sayan bir yaklaşımla kamuoyunun önüne çıkmakla, uzunca konuşmasına rağmen aslında yeni hiçbir şey söylememiş olmaktadır. O uzunca konuşmadan çıkan sonuç, İslam’a yönelik yaklaşımda bir değişiklik içermeyen “yeni bir strateji”nin ipuçlarıdır.

Obama ve Başbuğ’un konuşmalarındaki sözünü ettiğimiz önemli noktayı ve İslam’a yönelik sınırlayıcı tanımlamaları görmezlikten gelip, “büyüklere masal” tadındaki bu konuşmaları İslam’a ve Müslümanlara dair “yeni bir yaklaşım”ın ipuçları şeklinde propaganda eden içimizdeki “masal severler”e diyecek çok sözümüz yok.

Gerçeği, yalnızca gerçeği bilmek ve onunla yol almak arzusunda olanlar, sözün asıl muhatapları olarak gereken değerlendirmeleri yapacaklardır.


Şükrü Hüseyinoğlu

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Şükrü Hüseyinoğlu

Öcüler Cumhuriyeti

29/12/2008 · Kategori: Sukru HUSEYINOGLU

Birçok ebeveyn, çocuklarını öcülerle sevk ve idare eder: Şunu yapmazsan öcüler gelir, bunu yaparsan öcüler seni yer… “Öcüler”, bu yaklaşım sahibi anne-babaların yegane sermayesidir. Bu yıkıcı sermayeyi cömertçe kullanan anne-babalar, çocuklarının korkak, pısırık, özgüvenden yoksun olarak yetişmesine yol açarlar. “Öcü geliyor”, “öcüler ham yapar” filan demekle aslında çocuklarının sahici “öcü”sü olup çıkmışlardır bu yıkıcı yola başvuran anne-babalar, onların ufuklarını karartıp, özgüvenlerini, cesaretlerini tarumar ederek…

“Öcü”, sözlüklerde şöyle tanımlanmakta: “Çocukları korkutmak için ortaya atılan hayali varlık, umacı.”

Tanımı böyle de, öcülerle korkutulanın yalnızca gariban çocuklar olduğunu kim söyleyebilir? Doğrudur, açıktan açığa “öcü” kelimesine yalnızca çocuklar muhatap kılınır. “Yemeğini yemezsen öcüler seni yer!” türünden cümleler sadece çocukların kulağına çalınır, olanca ciddiyetle… Üstelik inandırıcı olmak adına bu sözlerin yanında birtakım efektler de ihmal edilmez… Lakin yegane sermayesi “öcüler” olan, sadece yol-yordam bilmez kimi ebeveynler değildir gerçekte. Gerek küresel, gerekse yerel çapta toplumlar üzerinde zulme dayalı tahakkümler kurmuş egemen odakların söylem ve eylemlerini göz önüne aldığımızda, koca toplumların ve genelde nerdeyse tüm insanlığın “öcüler”le yönetildiğini görürüz.

Bugün yeryüzünün rabbi olma iddiasına kalkışmış olan ve bu batıl iddiasına karşı çıkanları imha etmek için tam manasıyla devlet terörü uygulayan büyük şeytan ABD, kitleleri kendisine destekçi kılmak için habire “öcüler” imal etmiyor mu? Birleşmiş Milletler (BM), ABD’nin “öcüler gelecek hepimizi ham yapacak!” söylemleriyle dize getirilip, kanlı işgallere “meşruiyet” sağlanmıyor mu?

Hatırlayın ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgalinden önceki söylemlerini… Bu küresel haydutun Afganistan’a saldırmak için öne sürdüğü “öcü” El Kaide örgütüydü. ABD, insanları korkutup cinayetlerine ve işgaline zemin hazırlamak gayesiyle öyle bir El Kaide resmi çizmişti ki, muhtemelen El Kaide yöneticileri bile “Vay be! Biz neymişiz!” diye şaşırmışlardı… Ne var ki, medya gücüyle bu “öcü”ye inandırmıştı kitleleri. Bu durumda “öcüden insanlığı kurtaracak kahraman” rolüne soyunabilirdi artık. Afganistan bu şekilde işgal edilmişti. O zaman Türkiye’nin Başbakanı olarak görev yapan Bülent Ecevit, ABD’nin bu “öcü” siyasetini şöyle selamlamıştı: “ABD ne diyorsa doğrudur, kanıt görmemize gerek yoktur.”

Ardından Irak’ın işgali gerekiyordu, yeni emperyal paylaşımda mevzi kazanmak için. Bu sefer ki “öcüler”, “Saddam’ın kitle imha silahları” ve “El Kaide’yle Irak yönetimi arasındaki irtibat” olacaktı. “Belgeler” havada uçuştu, uydu fotoğrafları yayınlandı söz konusu “öcüler”i kanıtlamak üzere. BM’de uzun bir “öcü”yü kanıtlama toplantısı bile yapıldı, ABD’nin o zamanki Dışişleri Bakanı Colin Powell’in gayet ciddi sunumuyla. Artık “öcü”den insanlığın kurtarılması için harekete geçilebilirdi ve Afganistan’ın ardından Irak da bir sabah ezanına karışan ürpertici ve yürek yakıcı sesleriyle bombaların Bağdat’a düşmeye başlamasıyla emperyalizmin doğrudan işgaline açılmış oluyordu.

Söyleyecek sözü, savunulacak haklılığı olmayan kim ve hangi güç varsa “öcüler”e sarılıyor, illüzyonlarla, göz boyacılığıyla, manipülasyonlarla saltanatını daim kılmaya çalışıyor. Türkiye’deki oligarşik yapının, son zamanlarda ictimai ve siyasi süreçler karşısında giderek daha da belirginleşen ve hırçınlaşan tutumlarında da merkezi rol “öcüler”e biçilmiş değil mi? “İrtica” bu topraklarda bir asırdan fazla zamandır toplumun sindirilmesi için kendisnden vazgeçilemeyen en meşhur “öcü”dür. Bugünlerde bu “öcü”müz yeniden fazla mesai yapmaya başlamıştır.

Gerektiğinde Türkiye’deki aristokrat kesimi uyarmak ve teyakkuza geçirmek için kendisine işlev yüklenen asırlık bir “öcü” olan “irtica”nın yanı sıra, başka çeşit “öcü”lerimiz de var bizim! Tıpkı, cahiliye dönemi Mekkesindeki çeşit çeşit putlar gibi! “Bu ailenizin putu”, “Bu işinizin putu”, “Bu geleceğinizin putu”…

Şimdilerde bizdeki durum ise şu: “Bu öcü, aristokratlar için”, “Bu, halk kesimleri için”, “Bu da, oligarşik yapıya muhalefet etmeye kalkışanlar için”…

Darağaçlarının ve onlarda sallandırılan, toplumca önem verilen birçok ismin sürekli bir tehdit söylemiyle gündeme getirilmesi, 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın “ibret” olarak hafızalarda tazelenmeye çalışılması boşuna mı?

Bunca “öcü” olmasa, “Öcüler Cumhuriyeti” nasıl ayakta kalacak?!

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Öcüler Cumhuriyeti

« Önceki ::