Parti Binası Olan Camiler ve Bir Dünya Tasavvuru

2010-06-15 20:45:00

Hitler Almanya’sında Nazilere destek vermiş olan büyük kitleler, savaşın ardından Nazilerin ortaya çıkan pisliklerini duyunca inanamamışlardı. Onlar yüksek yoğunluklu Nazi propagandası eşliğinde balolarla, şölenlerle oyalanırken milyonlarca insan gaz odalarında, toplama kamplarında can verdi. Tüm bu ve benzer pislikler hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gözler önüne serildiğinde ancak insanlar olan biteni idrak edebildiler. O zaman da Nazi olduklarını inkâr etme yoluna gittiler. Artık Nazi olmak pek itibar getirmiyordu zira. Dünyanın bu genel cinnetinde Almanya yalnız değildi: Rusya’da Stalin ”Bir kişinin ölümü trajedidir. Bir milyonunkiyse sadece istatistik” diye haykırıyordu. Çin’de ise Mao “Açlıktan ölüyorlarsa, daha sıkı çalışsınlar” sözleriyle insana verdiği önemi(!) vurgularken, İspanya’nın Francosu da Faşizmin bir din olduğunu, XX. asrında tarihe bir faşizm çağı olarak geçeceğini ilan ediyordu. Haksız da sayılmazdı.
Peki ya Türkiye?

Türkiye’de de liderler tıpkı sevimli(!) çağdaşları gibi ülkelerine ve milletlerine yeni bir form vermekle meşguldüler. (reform) Yazıdan kıyafete hatta müziğe kadar her şey değiştirildi. (Tabii ki üzücü ama gerekli idamlar eşliğinde)

Geçenlerde Bugün gazetesinden Erhan Afyoncu’nun yazısı tam da bu konuların bir örneğine değinmiş: Cumhuriyet döneminde kapatılıp, depo, lokal ve hatta CHP parti binası yapılan camilerden bahsediyor. ( Bu ugulama da reforma dahildi tabii:İbadet dediğin kişisel bir eylemdi ve evde yapılması daha çağdaş ve şık olurdu) Mehmed Şevket Eygi ‘nin kaleme aldığı "Yakın Tarihimizde Câmi Kıyımı" adlı kitaptan alıntılar eşliğinde güzel bir yazı olmuş. Yazı bana daha evvel bir CHP’li arkadaşla aynı konu üzerine yaptığım bir sohbeti hatırlattı. Yazıdaki gibi kitabi bilgilerden daha çok ailevi, yani daha yakın plan bilgilerden bahsetmiştim ona. Filanca kitapta böyle yazıyor falan değil yani. Dedemin ve o kuşak insanlarının bizzat yaşadığı hatıralardan... Şu camii ahırdı, şu depoydu, şu bilmem neydi. Üstelik ailemin dindar bir yönü de yoktu. Ama böylesi bir uygulamanın hatırda iz bırakması için dindar olmaya gerek yok.
İnandı mı dersiniz? Tabi ki hayır:) Yok saydı.

İdeolojilerin prangasında olan zihinler maalesef hakikatin kendisinden ziyade hakikatin ideolojiye ait yorumuna değer veriyorlar. Elmayı tanımlayan kitapta verilen muhtemel elma ölçüleri ve renkleri onların elma konusundaki hakikat tasavvurlarını oluşturuyor. Bir gün tutup da söz konusu ölçülerden farklı bir elmayı dalından kopartıp eline verdiğinizde tepki yukarıdaki ile aynı tatda:
- Bu elma değil!
-Ama sen de gördün bunu karşıdaki ağaçtan koparttım
-Ondan mı? Hıh! O zaman o da ağaç değil
Bu diyalog böyle tüm çıldırtıcılığı ile sürüp gidebilir. Yeter ki kitaptaki elma tasavvuruna halel gelmesin. Hakikat kimin umurunda.
Yazıyı okurken kitaptaki elmaya, yaşayan bütün elmalardan daha çok değer veren, hatta bizatihi yaşamdan çok değer veren bu yaşayan ölüleri neyin diriltebileceğini düşündüm.

“Viva la muerte” diye haykıran bir geleneğin mensuplarına dirimin, yaşamın güzelliğini nasıl anlatırsınız. Hakikatin kitaplardaki donuk, değişmez suretlerin tersine, alabildiğine diri ve değişken, devingen olduğunu. Kemal Tahir’in unutulmaz “gerçek bir kez elde edilince sürgit kullanılamaz, her durumda gerçekçiliği yeniden elde edip geliştirmek gerekmekte” sözünü onlara nasıl anlatırsınız.

Sonrada bir kenara koydum tüm bu düşünceleri. Hayat değil miiydi her dem yeni bir oluşla bize kendini yeniden ve yeniden anlatan? O halde bu usanmaz anlatıcı elbet bir gün dinlenecektir.

 

0
0
0
Yorum Yaz